Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
Bugün, Çocukları Kendimizden Kurtarmak kitabımdan bir alıntı yapmakla yetinmek istiyorum:
2016 yılıydı. Antalya’ya bağlı İbradı ilçesinin Başlar köyündeyim.
Programa başladım. O ana kadar bir değil; hem de iki mantık sorusu sormuş, ikisini de bilmişlerdi. “Bu haftalık bu kadar çocuklar,” demiştim ki onlar da başladılar tıpkı Maltepe-Başıbüyük’teki çocuklar gibi; “Maan-tık sorusu! Maan-tık sorusu!” diye tempo tutmaya…
Evet, aynen böyle: Köy çocukları ikiyle yetinmemişler, daha da fazlasını istiyorlardı.
Nitekim şu cümlelerdeki mantıksızlığı bulmalarını istediğimde de doğru cevap alamadığım olmayacaktı: “Ahmet’le ilk kez iki yıl önce tanıştım.” “Kuşlarla kırlangıçları seyretmeyi çok seviyorum.”
“Kimisi Erzurum’a, kimisi memleketine gitti.” “Marmaris bizlere tatil için pek çok farklı seçenek sunuyor.” “Yangın yeniden yanmaya başlamıştı.”
“Doğada kendiliğinden oluşmuş doğal tasarımlar.” “Üç yıldan on yıla kadar hapis cezasına çarptırıldı.”
İyi de neydi o çocukların sürekli mantık sorusu istemelerinin nedeni? Neydi hem de kuş uçmaz, kervan geçmez bir köydeki çocukların bile –gülüp eğlenmek dururken- daha fazla mantık sorusu istemelerinin sebebi? Neden bu kadar çok seviyorlardı mantık sorusunu?
Diğerleri gibi onlar da düşünmeye açlardı çünkü. Onlar da düşünmeyi seviyorlar, düşünmek istiyorlar, düşünmekten mutlu oluyorlardı. Ve bir de mantığın sadece büyüklerle ilgili bir şey olduğunu sandıklarından olsa gerek, kendilerini daha da büyümüş, olgunlaşmış hissediyorlardı.
Bu bölüme noktayı koymadan önce tekrarlamak istiyorum:
Çocuklarımız işte bu denli zekî çocuklar olmalarına rağmen onları hırslarımıza kurban ediyor, şamar oğlanına çeviriyor, bir şey bilmez yerine koyuyor, yaptıklarımızı başlarına kakıyor, gönüllerine girmeden beyinlerine girmeye çalışıyor, denizin üstünde bile yürüyecek kadar başarı gösterseler bu kez de yüzme bilmemekle suçluyor; bütün bunlar yetmezmiş gibi bir de dinlememe, muhatap almama, söz ve tercih hakkı tanımama anlayışsızlığını, saygısızlığını gösteriyoruz. Üstlerinde kurduğumuz baskı özgürce düşünme ve hareket etme becerilerini berhava ediyor.
Oysa ne diyordu Nâzım Hikmet:
Dünyayı verelim çocuklara, hiç değilse bir günlüğüne
Allı pullu bir balon gibi verelim oynasınlar
Oynasınlar türküler söyleyerek yıldızların arasında
Dünyayı çocuklara verelim
Kocaman bir elma gibi verelim, sıcacık bir ekmek somunu gibi
Hiç değilse bir günlüğüne doysunlar
Hiç değilse bir günlüğüne dünya görsün arkadaşlığı
Çocuklar dünyayı alacak elimizden
Ölümsüz ağaçlar dikecekler.
Dikmeye hazırlar ama fırsat vermiyoruz.