Trakya’nın köy yaşamını kitaplarına taşıdı

Yayınlama: 21.01.2020 12:09
A+
A-

[responsivevoice_button voice=”Turkish Female” buttontext=”Oku”]

Trakya’nın köy yaşamına hikâye kitaplarında geniş yer verdiğini kaydeden Tekirdağlı yazar Haluk Ecevit, “Dalakçı Yusuf”un öyküsünü de Habertrak Gazetesi’ne anlattı.

Kitaplarının konusunu yalnızca duyduğu ve kurguladığı hikâyelerin oluşturmadığına ve her olayın kitap için bir malzeme olabileceğine dikkat çekerek, “Benim kitaplarımın konusu sadece hikâyelerden kaynaklanan bir edebiyat değil. Kitaplar ile ilgili en çok duyduğum soru şu: ‘Nereden buluyorsun bu kadar konuyu?’ sanıldığı kadar hem kolay hem de kolay değil. Kolay olan yanı şu: Hikâyenin nerede karşınıza çıkacağı belli olmuyor. Mesela köye gitmişsiniz rastgele o an orada olan yaşlı bir adam yanınıza çağırıp, size edebiyatlık bir malzeme sunabiliyor. Yarım saat bir saat içinde size çay ısmarlayıp öyle hikâyeler anlatıyor ki ‘vay be’ diyorsunuz. Benim kitaplarımda sıkça buna rastlanabilir.” Diye konuştu.

“OLAYLARIN DOĞRU BİR ŞEKİLDE KAYIT ALTINA ALINMASI GEREKİR”

Yaşadığı olayı başka birine anlatmak istemeyen kişilerle de karşılaştığına değinen Ecevit, “Ama bunun yanında bu kadar kolay da olmayabiliyor. Eski insanların; ses kaydından, fotoğraftan, videodan acayip bir çekinceleri var. O yaşadığı şeyin çok özel olduğunu düşünüp size anlatmak istemeyen insanlar da olabiliyor. Bu başından geçen hikâyenin başkaları tarafından bilinmesini istemiyor. Bu yüzden de sizden saklıyorlar. Burada işimiz biraz daha zor. Onunla dostluk kurup, onun zamanına gidip, onun zamanından birkaç örnek verip, onu o âleme sokmanız lazım ki size hikâyesini anlatabilsin. Ve bunları doğru bir şekilde kayıt altına almamız lazım.” Diye konuştu.

“FARKLI BİR GÖZLEM YETENEĞİNE SAHİP OLUNMALI”

Ecevit, pek çok kişinin anlatılan hikâyelere şahit olduğunu fakat yalnızca belli kişilerin buna kitaplarda yer verdiğini kaydederek “Şöyle bir örnek vermek istiyorum: Bu hikâyeleri herkes dinledi. On yıllardır, yüzyıllardır, Trakya var olduğundan ve insanlar buraya göç ettiğinden beri insanlar bu hikâyeleri dinledi. Ama bunları yazmak veya kayıt altına almak kimsenin aklına gelmedi. Bu kişi sadece belli kişiler yapmış. Üniversitedeki öğrencilere ödev verilmiş. Tez yazan insanlar gelmiş, sadece o ödevleri yazmak uğruna bu insanlarla konuşmuşlar ve işleri bitince çekip gitmişler. Peki bunları yazmak kimin aklına geldi, benim ve benim gibi insanların aklına geldi. Burada şu devreye giriyor: farklı bir gözlem yeteneğine sahip olmanız gerekir ki onu yazabilesiniz. O insanın hikâyesini ben nasıl bir şekle sokarsam, insanlar bunu okuduklarında ‘vay be’ diyebilir.” Dedi.

“ESAS UĞRAŞIM TARİH DEĞİL”

Kitapları ve tarih ile ilgili nasıl bir bağının olduğunu da açıklayan Ecevit, “Benim esas uğraştığım şey tarih değil aslında. Tarih beni şu şekilde bağlıyor: Sadece yazdığım şeylerde tarihi yanlışlara düşmemeye çalışıyorum. Onun dışında tarihi çok iyi bildiğim ve anlattığım konusunda bir iddiam yok. Ama ben tarihi kendi kitaplarımda öyle bir anlatırım ki; hiç akademik bir dil ile yazılmış bir şeyi okur gibi okumazsınız. Metin bittiğinde benim vermek istediğim tarihsel bilgiyi almış olursunuz ama hiç sıkılmazsınız.” Şeklinde konuştu.

“BENİ EN ÇOK ETKİLEYEN HAYAT HİKAYESİ…”

“Yazım hayatımda çok büyük yeri olan bir olay vardır. Bu, zaman zaman beni vazgeçirme aşamasına getiren bir hayat hikâyesidir.” Diyerek yazım hayatında kendisini en çok etkileyen olayı yazar Ecevit, şöyle anlattı: “Maalesef kendisinden dinleyemedim bunları. Torunlarından ve oğullarından dinleyerek parça parça bir araya getirdim. Daha önce bahsettiğim tarihsel yanılgıların hiç birine düşmeden, tamamıyla tarih dokusuna uygun olarak yazdığım Dalakçı Yusuf hikâyesi var. Askerliği 13 sene sürmüş. 4 yıl Rusya’ya esir düşmüş. Orada çeşitli işlerle uğraşmış. Daha askerliğinin 5. Yılındayken, evine şahadet haberi gelen, ama yıllar sonra evine döndüğünde yine özlemle karşılanan bir hikâye. 1911’de Trablusgarp Savaşı ile başlıyor. O zamanlar soy ismi yok. ‘Müthiş Yusuf’ diyorlar. Müthiş demelerinin sebebi de savaştaki becerilerinden geliyor. Çünkü babası da bizim köye göçmeden önce Balkanlar’da akıncı birliğinde atlı süvari olarak görev yapıyor. Savaşmaya karşı ailede bir yetenek var. Hikâyeleri 1911 yılında Mustafa Kemal ile birlikte Trablusgarp’ta başlıyor. Ardından Trablusgarp’tan çekiliyoruz. Yoldayken 1912’de Balkan Savaşı patlıyor. 1912’de kısa bir süre evde kalıyor. 1912’nin sonunda, 1913’ün başında 2. Balkan Savaşı patlıyor. Edirne’yi geri alıyoruz. Edirne’nin geri alınmasında yine askere alınıyor. 1912’de evden çıktıktan sonra çok uzun yıllar sürecek askerliği başlıyor ve Dalakçı Yusuf hiç eve gelmiyor.”

“Ardından 1913’te Balkan Savaşı bitiyor. Dalakçı Yusuf eve hiç gelmeden Tekirdağ’daki Mustafa Kemal’in tümene katılıyor. Bu tümen; Çanakkale Savaşı’nın patlamasıyla birlikte Çanakkale’ye gidiyor. Burada Dalakçı Yusuf’un 2-3 köylüsü de var. Ve Mustafa Kemal’in emrinde diğer arkadaşları ile çarpışırken vuruluyor. Selimiye Askeri hastanesine götürülüyor. Onun nerede olduğunu bilmeyen köylülerinden sadece bir tanesi sağ kalıyor. Çanakkale Cephesi bitip köye gittiği zaman, Dalakçı Yusuf’u soran annesine babasına, ‘Yusuf’u Anafartalar’a kurban verdik’ deyip şahadet haberini veriyor. Ama Yusuf o arada Selimiye Askeri Hastanesi’nde yatıyor. Çeşitli süngü ve kurşun yararlı var. Ona ‘evine gidebilirsin’ demelerine rağmen o yeniden askerliğe birliğe başvuruyor. Ve kabul ediliyor. 9 ay hastanede kalmasıyla birlikte 1916 yılı geliyor. Sonra yine Mustafa Kemal ile Van, Bitlis, Muş tarafına gidiyorlar. Burada Ruslarla savaşırken, çavuş oluyor ve emrinde 12 kişi bulunuyor. Savaşırken, Ruslar etrafını sarıyor ve esir düşüyorlar.”

Dalakçı Yusuf’un, Rusya’dan Türkiye’ye dönüşüne ve yaşadıklarına da değinen Ecevit, hikâyeyi şöyle noktalıyor: “Onları alıp Rusya’ya götürüyorlar. Bu olanlardan kimsenin haberi olmuyor. Ailesi zaten öldü diye biliyor. Önce Soçi’ye götürüyorlar. Ardından tam yerini bilmediğim taş ocaklarına götürülüyor. Bir yıl burada çalışıyor. Ardından Rusya’da bir devrim oluyor ve savaş esirleri serbest kalıyor. Ama Dalakçı Yusuf, nerede olduğunu ve oranın evine ne kadar uzakta olduğunu bilmiyor. Sonrasında serbest kalınca bir çiftliğe sığınıyor ve yaklaşık iki yıl orada kalıyor. Ardından çiftlikteki adam, onu oğlu olarak benimseyip bir yere gitmesine izin vermeyince bir gece ansızın oradan kaçıyor. Soçi’ye kaçıyor. Burada berber dükkânında çalışmaya başlıyor. Ama aklında sürekli bir kaçış düşüncesi var. En sonunda kararını veriyor o gün kaçacak. Her gün olduğu gibi sabah berber dükkânını açıyor. Her şeyini yanına alıyor ve 5-10 dakika sonra vapur kalkacak. O anda iki jandarma, berbere geliyor. Tıraş olmak maksadıyla. O da paniğe kapılıyor ‘benim kaçış planımı öğrendiler’ diye. Oradaki Rus jandarmaların ikisini de öldürüyor ve o şekilde kaçıyor. Ardından koşarak vapura biniyor ve kaçıyor. Türkiye’ye geldikten sonra da 1 ayda eve ulaşıyor.”

Habertrak/Ayşe Keşkek

#ilangovtr
Basın No
Marka Flower Çiçekçi