Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
Bazı büyükleri bazen anlamakta zorluk çeksem de, önce bütün büyükler olarak iğneyi kendimize batırmayı öneriyorum. Çocukları görünce neredeyse bütün büyükler değişir; sesimiz bir tuhaf olur, bakışımız değişir, sanki karşımızda bir çocuk değil de birisi bir yoklama kâğıdı koymuş, onu uygulayan bir görevliye dönüşüyoruz.
Sanki hemen bir öğretmen edası, hemen bir yön verme hali içine giriyoruz. Daha çocuğa merhaba deyip onun tertemiz zihnini, kalbine dokunmadan hemen,”Şunu yap bakalım!” , “Bunu yap bakalım!” cümleleri ardı ardına dizilir. Yahu kardeşim, kendim dâhil: Çocuk ders midir? O bir çocuk; dünyaya, bildiğimiz bir sürü kurnaz kavrama henüz tutunmadan bakıyor.
Geçenlerde bir hikâye dinledim. İçinde hepimizin payı, yani hissesi var. Sekiz yaşlarında bir çocuk, evlerine teyzesiyle birlikte gelen bir misafiri ağırlıyor. Ne yapacaksa içinden geldiği gibi yapacak. Ve öyle de yapıyor, teyzesinin misafirine.
Ama teyzesinin misafiri ise daha ilk anlarda kendi bildiğini, belki farkında olmadığı büyük alışkanlığı, o büyümüş olmanın yanılgısı içinde yapıyor:
“Benim ismimi yazarsan bir kâğıda, sana en iyi çikolatayı alacağım.” Dedikten sonra ismini söylüyor ve: “Yazabilir misin?”
Şartlı bir yaklaşım yapıyor eve gelen misafir. Aklınca çocuğu kazanacak! Ne mümkün; çocuk sevgiyi parayla asla satın almaz. Alamaz; insan ruhuna haykırı bir yol alış biçimi…
Bu şartlı, bu yapay yaklaşım karşısında çocuk gayet kararlı bir şekilde: “ Senin ismini yazmayı bilmiyorum. Yazamam…” diyor ve çikolata önerisini bir yerde reddediyor.
Misafiri uğurladıktan sonra teyzesi çocuğun yanına gelip soruyor: “Niye yazmadın,bilmiyor musun yazmayı?” Çocuğun verdiği cevap çok kısadır. Ama çok şey anlatıyor:
“Biliyorum… Yazardım ama yazmak istemedim.” Ve teyzesine bir kâğıt uzatıyor. Misafirin yanında yazmadığı o ismi, çoktan yazmış olduğu kâğıdı veriyor teyzesine.
Mesele bilmek değil, mesele isteme biçimi… Bilinen bir gerçek, çocukların sezgisi çok kuvvetlidir. Biz daha cümleyi bile kurmadan onlar sesin içini, sesin sıcaklığını, sesin samimiyetini duyar.
Sesimizin tonundaki samimiyeti de anlar, yapaylığı da. Bakışımızdaki samimiyeti de ölçer, soğukluğu, yapmacıklığı da… Onlar gözümüzün içine bakarken, aslında kalbimizin nerede durduğunu da ölçerler.
İşte o günde o çocuk, teyzesinin ses tonunda, yüzünün ve kalbinin nerede durduğunu çok iyi görmüş. Cümlenin içindeki uzaklığı ölçmüş ve biçmiş; çikolata hediyesini elinin tersiyle reddetmiş. Kısacası “Yazarsan…” diye başlayan, diye başlayan bir sevginin pek de bir sevgi olmadığını sezmiş.
Sessizce,kavga etmeden,ama çok net kendi cevabını vermiş.Biz büyükler,çoğu zaman böyle hataları,böyle yapaylıkları yapıyoruz.Çocuklarla bağ kurma işine çoğu zaman yanlış yerden başlıyoruz.
Sevgi kurmak yerine, kontrol kurmaya çalışıyoruz.”Bunu yaparsan… Böyle yaparsan…”, “Bak şunu alırım.” Biz büyüklere göre bu beylik cümleler uzadıkça samimiyet iyice kısalıyor.
Oysa çocuk çok basit bir şey istiyor: Doğallık… O,yanına geleni istiyor, üstüne geleni değil… Birlikte gülebileceği birini, kendini sürekli sınayan birini değil… Ama asıl önemlisi; çocuk, kendisini olduğu gibi doğal kabul eden birini istiyor.
Aslında bu toplumsal arıza, alışkanlık sadece çocuklarla konuşurken yapılmıyor, biz büyükler birbirimizle konuşurken de yapılmıyor mu? Birbirimizle böyle konuşur olduk. Birbirimizden hep bir karşılık bekleyerek…
Sevgi dediğimiz şey cebimizden çıkarılıp uzatılacak bir şey değildir. Ne bir çikolataya sığar, en pahalı bir hediyeye. Sevgi ya vardır, ya da yoktur. Onun ortası bulunmaz. O,öyle bir şeydir…
Ve çocuklar; sevgiyi satın almaz…