Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu

Taksim’e çıkan bütün yollar kesilmiş. Bütün metro hatları kapatılmış. Beyoğlu sınırları içerisindeki bütün etkinlikler yasaklanmış. Basın mensupları alandan çıkarılmış. Taksim ve çevresi barikatlarla çevrilmiş. Dört bir taraf sivil ve resmî polis ablukası altında. Kısacası Taksim Meydanı devlet güçleri tarafından kuşatılmış durumda. Kuş uçurtulmuyor.
Bir zamanlar Viyana’yı Kuşatıyorduk, şimdilerde ise Taksim Meydanı’nı.
Neye karşı?
Kadınlarımızın, Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Gününde seslerini bir kez daha duyurma ihtimaline karşı.
Oysa Anayasa ve yasalarımızdaki gösteri ve yürüyüş hakkına göre devletin görevi böyle şeyleri yasaklamak değil; tam tersine çıkması muhtemel olayları önlemek için önlem almaktır. Yani göstericilerin güvenliklerini sağlamak.
Ama ne görüyoruz?
Tekrar edelim:
Taksim’e çıkan bütün yollar kesilmiş. Bütün metro hatları kapatılmış. Beyoğlu sınırları içerisindeki bütün etkinlikler yasaklanmış. Basın mensupları alandan çıkarılmış. Taksim ve çevresi barikatlarla çevrilmiş. Dört bir taraf sivil ve resmî polis ablukası altına alınmış. Kısacası Taksim Meydanı devlet güçleri tarafından kuşatılmış. Kuş uçurtulmuyor.
Bu yapılanın özellikle Üç Y ile mücadele, yani Yoksulluk, Yolsuzluk ve YASAKLARLA mücadele diye yola çıkanların sergilemiş olması çok üzücü, yakıcı, düşündürücü, siyaseten de çok dramatiktir. Bu da hem zırhlanmış anlamsızlığın anlamından, hem de zaafın ve acizliğin doruğa çıkmış olmasından başka bir şey olmasa gerektir.
Bir başka ifadeyle hakları için seslerini duyurmak amacıyla mücadele edenlerin takdir edilmesi gerekirken tekdir edilmeleri.
Maksim Görki Arkadaşım adlı kitabının bir yerinde (S. 33) der ki: “Yaşam üzerine konuşmaya başladın mı, bil ki soğursun ondan.”
Ama kadınlarımız yapılan bunca baskılara, haksızlıklara, engellemelere rağmen soğumuyorlar yaşamdan. Soğutulamıyorlar. Tam tersine; giderek daha da çok tutunuyorlar hayata. Dahaçeliksi bir güçle devam ediyorlar direnmeye.
Yaşadıkları onca zorluklara, eşitsizliklere, hatta acılara rağmen kendilerini dünyaya kapatmamaları bile başlıbaşına takdir edilesi bir iradedir ve özgüvendir ama sanki kötü bir şey yapıyorlarmış gibi seslerini duyurmaları bile yasaklanıyor.
*
Geçtiğimiz 25 Kasım, Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günüydü. 1999 yılında, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu Kararı olarak ilân edilmişti. Tabii altında Türkiye’nin de imzası vardı.
Kadına yönelik şiddet iseBM Kadınlara Karşı Ayrımcılığın Önlenmesi Komitesi tarafından “Kadına, kadın olduğu için yöneltilen veya orantısız biçimde kadınları etkileyen şiddet” olarak tanımlanmaktadır.
Aynı komitenin verileri, küresel ölçekte her üç kadından birinin genellikle yakın partnerleri tarafından fiziksel veya cinsel şiddete maruz kaldığını ortaya koyuyor. Bu kadınların arasında bizim kadınlarımız da var.
Ama kadınlarımız sadece kocalarından veya diğer erkeklerden değil; devletinden de şiddete maruz kalıyor.Çünkü yasaklamak, ancak şiddet kullanma tehdidiyle hayata geçirilebilir.
Evet, şiddet kullanma hak ve yetkisi sadece devletindir ama bunu ancak Anayasal sınırlar içinde kullanabilir.
Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın internet sitesinde şöyle yazıyor:
“Unutmayalım ki kadına yönelik şiddet insanlığa ihanettir. Kadına yönelik şiddetin bahanesi olamaz. Kadına şiddet suçtur.”
Aynen böyle yazıyor ama belli kibununla sadece tacizler, tecavüzler ve cinayetler kastediliyor. Oysa işin bir de siyasal boyutu var.
Stalin’in kızı SvetlanaAlliluyeva, Moskova’da iken Mektuplar adlı bir kitap yazıyor (1963). Dört yıl sonra ABD’ye sığınıyor ve kitaporada yayınlanıyor. Giriş bölümünün bir yerinde diyor ki:
“Rusya bir öğüde aç ve yeni söz ve eylemleri özlüyor.”
Bugünkü Türkiye de öyle değil mi?