Bir şehrin zenginliği sadece fabrikalarının bacasıyla ölçülmez.
Kaç organize sanayi bölgesi var? Kaç fabrika üretim yapıyor? Kaç kamyon mal taşıyor?
Bunlar elbette önemlidir.
Ama bir şehrin gerçek zenginliği, gelecek kuşaklara ne bırakabildiğiyle ölçülür.
İşte Trakya tam da burada büyük bir sınavın eşiğinde.Çünkü Trakya’nın elinde, parayla satın alınamayacak bir hazine var.
Doğa…Yıldız Dağları’nın sessizliği…
Saros Körfezi’nin berrak koyları…
Şarköy’ün bağları…Meriç’in kıvrılarak uzanan doğal güzellikleri…
Istranca ormanlarının yeşili…
Ergene’nin yeniden nefes alma umudu…
Ganos’un rüzgârı…Ve Trakya’nın dört bir yanına yayılan köyler, tarlalar, meralar, dereler…
Bunların her biri sadece bir manzara değildir.
Bunların her biri ekonomik değerdir.
Ama öyle bir ekonomik değer ki;Bir kez yok edildiğinde yeniden üretilemez.
Bugün, dünyada turizm anlayışı değişiyor.
İnsanlar artık sadece beş yıldızlı otel aramıyor.
Beton yığınlarının arasından denize bakmak istemiyor.
Kalabalıktan uzaklaşmak istiyor.Temiz hava istiyor.Doğal gıda istiyor.Yürüyüş yapmak istiyor.
Bisiklete binmek istiyor.Bağbozumu görmek istiyor.Köy hayatını tanımak istiyor.Sessizliği dinlemek istiyor.
İşte Trakya’nın önündeki büyük fırsat burada başlıyor.
Çünkü bizde bunların tamamı var.
Hem de henüz yeterince keşfedilmemiş halde.
Şarköy’ün bağlarını düşünün.
Üzüm sadece üzüm değildir.
Bir bağ sadece tarla değildir.
Bağ;kültürdür.Tarihtir.Turizmdir.Gastronomidir.İstihdamdır.Markadır.
Bir bağın etrafında kurulabilecek turizm ekonomisini düşünün.
Bağ evleri…Yerel ürün pazarları…Gastronomi rotaları…Bisiklet parkurları…
Doğa yürüyüşleri…Bağbozumu festivalleri…Köy pansiyonları…Yerel üreticinin ürününü doğrudan tüketiciye ulaştırdığı satış noktaları…
Bunların her biri Trakya’nın ekonomisine yeni bir kapı açabilir.
Ama biz hâlâ çoğu zaman toprağa sadece “arsa” gözüyle bakıyoruz.
Asıl tehlike de burada.
Saros’a bakın.Dünyanın birçok yerinde insanların görmek için binlerce kilometre yol kat ettiği doğal güzellikler yanı başımızda.
Koylarıyla…Deniziyle…Ormanlarıyla…Rüzgârıyla…Köyleriyle…Saros, sadece yazlıkçıların birkaç hafta geçirdiği bir kıyı değildir.Saros, Trakya’nın dünya markası olabilecek doğal hazinesidir.
Fakat marka olmak için önce korumak gerekir.
Her boş araziye beton dikerek…Her kıyıyı yapılaşmaya açarak…Her ormanı parçalayarak…Her doğal alanı ticari alan olarak görerek…Turizm yapılmaz.
Tam tersine turizmin kendisi öldürülür.Çünkü insan beton görmek için kilometrelerce yol gitmez.
Betondan kaçmak için yola çıkar.
Yıldız Dağları ise Trakya’nın sessiz devlerinden biridir.
Ormanlarıyla…Dereleriyle…Yaban hayatıyla…Köyleriyle…Doğal dokusuyla…Başlı başına bir turizm rotasıdır.
Ama bugünden planlamazsak yarın çok geç olabilir.
Doğaya bakıp sadece “ne kadar taş çıkar?” diye sorarsak kaybederiz.
“Burada kaç tesis yapılabilir?” diye sorarsak yine kaybederiz.
Asıl soru şudur:Bu doğayı bozmadan kaç insanın hayatına değer katabiliriz?İşte sorun budur.
Trakya’nın geleceği sadece sanayi yatırımlarında değildir.Tarımda da değildir.Turizmde de değildir.
Enerjide de değildir.Asıl gelecek, bütün bunları doğayla kavga ettirmeden bir arada büyütebilmektedir.
Sanayi olacak.Ama çevreyi yok etmeyecek.
Tarım olacak.Ama toprağı tüketmeyecek.
Turizm olacak.Ama kıyıları betonlaştırmayacak.
Enerji yatırımları olacak.Ama doğal yaşamı göz ardı etmeyecek.
Köyler gelişecek.Ama köy kimliğini kaybetmeyecek.
Çünkü kalkınma dediğimiz şey;elimizdekini tüketip zengin görünmek değil, elimizdekini koruyarak zenginleşmektir.
Bir de köylerimiz var.Trakya’nın belki de en büyük ama en çok ihmal edilen değerlerinden biri…Bugün birçok köyümüzün nüfusu azalıyor.Gençler gidiyor.Tarlalar yaşlanıyor.Köy kahveleri sessizleşiyor.
Oysa doğa turizmi, gastronomi, tarım turizmi ve kırsal turizm doğru planlanırsa bu tablo tersine çevrilebilir.
Bir genç ,neden köyünde kalmasın?Kendi ürününü, neden satamasın?Neden köy pansiyonu ,işletmesin?
Neden yöresel ürün, üretemesin?Neden doğa rehberi ,olmasın?Neden bağ rotasında ,bisiklet turu düzenlemesin?Neden Trakya’nın lezzetlerini dünyaya anlatmasın?Bunların hepsi mümkün.
Yeter ki doğayı sadece korunması gereken bir alan olarak değil, akıllıca yönetilmesi gereken bir ekonomik değer olarak görelim.
Burada yöneticilere de büyük görev düşüyor.
Trakya’nın bir Yeşil Ekonomi Haritası çıkarılmalı.
Hangi bölge doğa turizmine uygun?Hangi köy kırsal turizm merkezi olabilir?
Hangi orman alanı yürüyüş ve bisiklet rotasına dönüştürülebilir?Hangi bağlar gastronomi turizmine açılabilir?
Hangi doğal alanlar kesin olarak korunmalı?Hangi yerel ürünler markalaştırılabilir?Bunların tamamı bilimsel verilerle ortaya konulmalı.Çünkü plansız büyüme, büyüme değildir.
Plansız büyüme, geleceği bugünden tüketmektir.
Trakya’nın önünde büyük bir fırsat var.
İstersek Trakya’yı sadece fabrikalarıyla değil;ormanlarıyla,bağlarıyla,köyleriyle,koylarıyla,tarımıyla,gastronomisiyle,doğasıyla anılan bir bölge haline getirebiliriz.
Bunun için çok büyük laflara gerek yok.Önce bakış açımızı değiştirmemiz gerekiyor.
Bir ağaca sadece kereste olarak bakmayacağız.Bir kıyıya sadece imar alanı olarak bakmayacağız.
Bir köye sadece nüfus olarak bakmayacağız.Bir tarlaya sadece üretim alanı olarak bakmayacağız.
Bir ormana sadece ağaç topluluğu olarak bakmayacağız.
Çünkü onların her biri;Trakya’nın geleceğidir.Bugün elimizde bulunan bu yeşil hazineyi yarın çocuklarımız bize soracak.“Bize ne bıraktınız?” diyecekler.
O gün;“Size daha fazla beton bıraktık.”demek istemiyorsak…
Bugünden karar vermeliyiz.Daha fazla tüketmek yerine daha akıllı üretmeliyiz.
Daha fazla beton yerine daha fazla değer yaratmalıyız.
Doğayı seyretmekle yetinmemeli, onu koruyarak ekonominin parçası haline getirmeliyiz.
Çünkü gelecek;doğayı tüketenlerin değil,doğayla birlikte büyüyenlerin olacaktır.
Ve Trakya’nın yeşil hazinesi, eğer doğru korunur ve doğru değerlendirilirse, sadece bölgemizin değil, Türkiye’nin en büyük ekonomik güçlerinden biri olabilir.
Yeter ki hazinenin kıymetini,hazine elimizden çıkmadan anlayalım.