TATLI DİL GÜLER YÜZ: İSMAİL GÜNGÖR

Yayınlama: 10.06.2022 14:56
A+
A-

 

Bildik bir söz vardır ya; “ İnsan kuş misali…” Bilgi de öyle, görgü de, yepyeni sürprizler de öyle…

Yaşamı, elle, terle, görgü, bilgi, irade ile yoğurmuş insanların konuşmaları özdeyiş ile doludur. Onları dinlemek, ayrı bir deneyim, algı ister… Pazar günü Rahmi Bey ile Zübeyde Hanım parkında, Büyükşehir Belediyesi’nin onardığı işçiliği, estetiği olan taş mekânda buluştuk.

Kahve çay sohbeti kendi dehlizlerinde başladı ve bir saat sonra Rahmi Bey’in bir başka işi dolayısıyla bitti. Taş mekânın önünde bez gölgeliğin, güneş şemsiyesi altında, sohbetini yapmış bir halde kendimi dinliyordum. Deniz görünüyordu Hüseyin Pehlivan heykeli yönünden. Güneş ise yükselmişti kendi doruklarına; bir bulutlu, bir güneşli, bir hal içindeydi.

Yalnız kalmamın üzerinden beş dakika geçmiş veya geçmemişti ki, şık giyimli bir beyefendi; ağır adımlarla masamın yanından geçip hemen yan taraftaki masaya otururken; “ Merhaba beyefendi” diyerek ilk bağı kurdu.

Selam veren kişi, İsmail Güngör’dü. Doksan üç (93) yaşında, yüzünde, ellerinde bir tek kırışık olmayan, yaşamı köyden kasabaya, oradan kente taşımış bir insan; Güngör Tarım Aletleri kurucusu, başlı başına bir markanın sahibi olmuş kişiydi.

İsmail Güngör kendini emekli edeli yirmi yıl olmuş. Çocuklarına bırakmış, zahmetin, çilenin, deneyimin, coşkunun binbir hüneriyle kurduğu işletmesini; daha da ötelere taşısınlar diye. Filanca yerde apartmanlar, daireler, tarlalar ve neredeyse yüz yıllık isim-SAYGINLIK…

Geldiği gibi; usul usul konuşuyordu. Konuşma sırası bana geçtiğinde ise aynı samimiyet, ciddiyet içerisinde de dinliyordu; bir tek sözcüğü kaçırmamacasına. Oysa yanımızdan durmadan araçlar geçiyor, dinlemek istemeyen birisi için hiçbir şeyin anlaşılmayacağı sanılan konuşmada, her iki insan da birbirlerini can kulağıyla dinliyorlardı…

Yaptığı işleri, edindiği mal ve mülkü hiç abartmadan, yüksek çalım satmadan anlatan ender inanlardan birinin yanı başındaydım. Can alıcı tespitini, yaşam felsefesini konuşmanın sonlarına saklamış. Yaptıklarını, kazanımlarını beyefendi nezaketi içinde anlattıktan sonra;

—Buraya kadar hepsi yalan, dedi. Sil bütün anlattıklarımı, bütün edindiklerimi; servetimi, her şeyi… İnsana gerekli olan şey; tatlı dil ve güler yüz, dedi ve sustu…

O susunca, yüzündeki ahenk, huzur, yaşamla olan anlaşması susmadı. Geldiğinde neyse öyleydi; durulmuş bir kaynağın tatlı suyu…

Bölge insanımız kaderi olmalıydı; bütün zenginliklerini yaşar ve ölümüyle unutulmaya, yokluğa, sonsuzluğa emanet ederler. Uygar ülke insanları böyle mi? Yaşadıklarını gün ve gece, bütün deneyimlerini yazıya aktarıyorlar. Daha sonraki kuşaklara, yaşam bilmecesinin parçalarını bırakıyorlar ki, bölgemiz, kentimiz, ülkemiz daha da huzurlu, mutlu, çağdaş yerlere gelsin…

Şehrimizde, bölgemizde ve ülkemizde İsmail GÜNGÖR gibi çok insan var. Sessiz, erdemli ve markalar yaratmış insanlarımız. Bir yanları köy tazeliği, köy ekmeği gibi; tertemiz…

Bu insanların üniversitelerde, liselerde ağırlanmalarının yanında konuşmaları, gelecek kuşaklara bir ders niteliğinde gösterilmeli, anlatılmalı ve okutulmalı, diyeceğim ama pişkinlik, gaflet çok yol almış; zor şey uyandırmak, sıradanlığa, yapaylığa sığınmış kurum ve kuruluşları…

Bunca yıl deneyim sahibi olmuş, birçok insanın hayalinde bile olmayan servetlerini edindikten sonra çocuklarına; “ Buraya kadar, artık çalışmak, daha ileri gitmek size…” diyerek yirmi yıldır dinlenen, daha bir demlenen İsmail Güngör, ona yaşlı diyemem; bir beyefendi ise her şeyi sil, unut, geçerli olan tek şey;

“ Tatlı dil, güler yüz” diyor… Aslında, yaşamın son tangosu, son soluğu, son virajı veya sonbaharı olarak kabul edilen bu olgunluk zamanları tam da insanın doygunluk halleri de gün yüzüne çıkıyor. Daha ve daha fazlaya ihtiyaç yoktu; gelinen noktada bir parça sağlık ve çevremizdeki insanlardan güler yüz, tatlı dil…

Boşuna mı söylendi o sözler, kadim zamanların değirmeninden bugüne serpildi kültürel un, hamur diye;

“ Tatlı dil, yılanı bile deliğinden çıkartır” diye, boşuna mı dendi…

Öyleyse, yetmezlik içinde çırpınan ve “ Daha da çok isterim, daha da fazla, bunca servet yetmez bana” diyenlere ne demeliyiz?

Hiçbir şey… Evrimin en değerli çocuğudur zaman! Her şeyi söyler ve söyletir; ne bir eksik, ne bir fazla…

Marka Flower Çiçekçi