Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
Henüz kuru soğuklar başlamamış, Aralık ayına birkaç gün kalmıştı. İstanbul Karaköy Bienal etkinlikleri içerisinde izlemiş olduğum Çek sanatçının filmi fazlasıyla etkilemişti beni. Sanatçı nasıl kendi sesine gitmenin karşılığı olan ayrıntıları, gizemli tarihi, mekânı güne taşıdıysa öyle bir ses;
“ Gökçeada’nın makyajsız halini git ve gör” telkininde defalarca bulundu. Aslında, sesin yönü belli değilken, Faruk Demirezen’in Gökçeada ile anlatmış olduğu yaşanmış bir olay sayesinde Gökçeada, yolculuk ve yol merkeze oturmuş oldu.
Gideceğim yön-yer belliydi; Gökçeada. Bir kış günü yola çıkıp, oraya gidecek, yaz gününün cıvıltılarından, kargaşalarından, telaşlarından uzak, Gökçeada’yı tıpkı öncü sloganımdaki gibi “Makyajsız halde” görecektim…
Yolculuk programını yaptım. Arkadaşlarımdan “ Bende geleyim, katılayım” önerilerini nazikçe reddettim. Kendim gitmeli, belki de kendimin bir parçasını orada bulmalıydım… İşin garibi, yanıma dört büyük kitap da aldım. Güya, kış zamanının bol dalgalı, bol rüzgârlı Gökçeada kuytularına sokulup aynı zamanda harıl harıl kitap okuyacaktım.
Sevgili okuyucu, tek bir sayfa okumadığımı, okuyamadığımı itiraf ederken nedenlerini de bir güzel anlatacağım.
Bremen Mızıkacıları deyince akla ne gelir? Dört arkadaş, dört hayvan; Eşek, Köpek, Kedi ve Horoz değil mi. Çocukların en sevdiği masallardan birisidir. Yolculuk, dostluk, dayanışma, çaresizlikten çare üretme ana fikriyle yazılmış, anlatılmış ve dilden dile destansı bir masala dönüşmüştür.
Gökçeada yolculuğu böyle başladı. Bavullarımla birlikte bilinmeyene, farklı olana gitme mi desek, sığınma mı, yoksa dönüşüm için izin alma mı? Tekirdağ’dan bindiğim İzmir otobüsü Keşan’da yolcu almak için on dakika durduğunda yan koltuğa 50 yaşlarında bir adam bindi.
Sonradan öğrendim ismi Hasan. İstanbul’da büyük bir marketi varmış. Sıklıkla yolculuğa çıkan, kendi arayışı peşinde koşan birisi…
Konuşmayı çok seviyor. Ben ise o an susmayı, gideceğim yerle daha yolda bağ kurmaya çalışıyordum.
Hasan, Çanakkale İzmir üzerinden Antalya’ya geçecekmiş. Bana sorduğu soruların başında;
—Nereye gidiyorsun hemşerim?-Gökçeada’ya. Bu kış vakti ne yapacaksın ada da?-Ada’nın makyajsız halini görmeye gidiyorum, dediğimde ilgisini çekti. Belki de ada ile kadın arasında makyaj sözcüğü bir bağ kurdu. İlgisini çekti. Oysa az önce Antalya otellerinin ucuzluğunu, bilmem ne ikramlarını, imkânlarını anlatıp duruyordu.
Yolculuk-masal bu ya, gevezelik yapan, yolu Antalya olan Hasan; -Ben de Gökçeada’yı görmek istiyorum, diyerek rotasını birden değiştirdi. Eceabat’da otobüsten indik. Bizi limana getirecek minibüsün kalkmasına yarım saat vardı. Elimi yüzümü yıkamak için gidip döndüğümde Hasan’ın masasında takım elbiseli, kravatlı, bıyıklı, uzun ve dağınık saçlı, elinde sazı güleç yüzlü bir adam oturuyordu. Hasan hemen bizi tanıştırdı; -Gazeteci arkadaşım, dedikten sonra İstanbul’un yerel sanatçılarından Âşık Mazlum-i diye tanıttığı masada oturan sanatçının elini sıktım.
Sıklıkla Gökçeada’ya gidiyormuş. Derken minibüs geldi ve limana gittik. Birazdan vapura bindik. On beş dakika sonra Âşık Mazlum’i sıklıkla geldiği ada da tanıştığı Mühendis ile selamlaştıktan sonra bizleri tanıştırdı. Mühendis de Mazlum-i gibi sosyal, güleç yüzlü birisiydi. Ada’ya, Organik Tarım Merkezi bağı, görevli olarak düzenli geliyormuş. Vapur gecenin karanlığını yara yara ilerlerken, mühendis tarafından bir başkasıyla, ada da askeri görevi olan bir komutan ile tanıştık. Ettik mi size beş kişi…
Bremen Mızıkacıları da böyle bir yolculuğun masalıdır. Her yol, kendi gizemleri, matematiği, edebi, felsefi deryası içerisinde bir nehir gibi taşır insanı ve ona ait düşleri, düşünceleri.
Neredeyse edindiğim en verimli tecrübedir yolun yolcusu olmadan önce sıyrılmak; kötü düşüncelerden. Koşulları, sıkıntıları, korkuları bir süreliğine de olsa kaldırıp çıkmalı yola. Koyulmalı eksik olan parçanın peşinden. Tıpkı masallardaki gibi insanlar, canlılar, mekânlar bekliyorlar kadim zamanlardan beri, kendilerine “ Merhaba, nasılsın” diyecek olan yolcularını…