Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
Kim bilir kaç milyon, milyar insanın söylemek istediği halde, içindeki sesi haykırmak istese de haykıramayıp;
“ Ah, şu korkum, çekincem, engelim olmasaydı, ben ne söyleyeceğini bilirdim!” ruhundan, pişmanlıklarından dökülenleri duyar ve duymuşsunuzdur.
Bu haykırışlar, özürler, vicdan muhasebeleri iş işten çok sonraya rastlar. Baştan yazdığımız gibi, çoğu insanın yaşam kaygıları, işten atılma, toplum önünde farklı tepkilere uğrama çekinceleri söyleyecek olanlarını söylememiş olmanın ezik hatıraları ve pişmanlıklarıyla ayrılırlar bu eşsiz gezegenden.
Meşhur bir söz vardır ya; “ Geç gelen adalet…” Geç gelen pişmanlıklar da faydasız, amaçsız, sosyal, kültürel dayanaklardan uzak birer ağlama, son anları kurtarma davranışlarından öteye geçemezler.
O yüzdendir, içindeki “O Ses” i duyanların uzağa görüşleri, bilgi, görgüleri sağlamsa, yazılacak zamanda yazar, çizilecek zamanda çizer, konuşulacak zamanda konuşurlar. Onların yüce hatırlanışı, nesilden nesle anlatışı, taşınması, öncü olmaları o yüzdendir…
Birkaç tanıdığın bu tür söylemlerine denk gelmiştim, bazı olumsuz, acılı, bol soslu, bulanık ve dumanlı yaşamların hüküm sürdüğü zamanda. Tam da konuşmaları, seslenmeleri “Biz buradayız” demeleri gereken yerde, geçmişe dair bir sürü güzel şeyi anlatıp, geçmişi kurtarma derdine düşmüşler ve “Şimdi”yi, yani o an söylemesi gerekeni ertelemişlerdi. Onların korkuları nedendir bilinmez. Kimisi ekonomik, kimisi “ Tuzsuz aşım, ağrısız başım” misali, tarihsel sürece dokunma, ilahi, manevi koşuda var olma tercihlerini susarak yapmışlardı.
Yaşadığımız şehir içinde böyle düşünüyorum. Bir sürü fikri olan, bankada sağlam hesapları, çalışkanlıkları, çevreleri olan insanlar ve insancıklarla dolu bir şehir. Ama söz konusu şehrimizin futbol takımı olunca neredeyse onun sorumluluğu altına girecek insan yok. Kültürel yaşamımızın yoksulluğu ortadayken, bir sürü fikri olan Aristokrat ve Çakma Aydın, ben de öncü olayım, öğrenciler için yurt, mekân, şehrimiz için müzelere, opera, tiyatro alanında destek olayım, bu taşın altına elimi sokayım demek, vicdanlarından iradelerine gelecek “O ses” bir türlü çıkması gereken zamanda çıkmıyor…
Tanıdığımın on beş yıl önce anlattığı Gökçeada eski Rum Köyü, Zeytinli tanıklık ettiği olay, tam da o sesin, o ellerin çıkması gerektiği zaman çıkışın eseri, abidesidir. İki ihtiyar, sokaklarında oturmuş çalışıyorlarmış. Bir Arnavut taşı yerinden çıkmış onu onarıyorlarmış. Tanıdığım da o sırada köyü ziyaret ediyormuş. İki ihtiyara takılmışlar;
“ Ne uğraşırsınız bu taşla! Köyde yaşayan birkaç kişi kalmış. Bırakın bu zahmeti!” İhtiyarlardan birisi, nazikçe ve alnındaki terlerle birlikte tanıdığa dönerek;
“ Beyim, bugün bu taşı yerine koymaz, burasını onarmazsak, yarın diğer taşlar sökülür. Yolumuz bozulur”
O sesin, o ellerin, olması gereken yerde olması muhteşem bir şeydir. Milletleri, şehirleri, kasabaları, köyleri farklı yapan, insanlık kültürü içinde yer almalarını sağlayan şeydir: Bilgidir… Ahlaktır… Deneyimdir… Hissiyattır… İlerisini görmedir…
Dehanın, Tolstoy’un “O sesi” ne diyor acaba:
“ O ses, Savaş, insan özgürlüğünün Tanrı yasalarına en çetin boyun eğişidir. İnsan ölümden korktuğu sürece hiçbir şeye sahip olamaz. Kim ölümden korkmuyorsa her şey ona aittir. En zor olanı, insanın dünyada var olan her şeyin anlamını kendi içinde birleştirmesi, bir bütün haline getirmesidir.
Düşünceleri, evet bir araya koşmalı, bir araya koşmalı onları! Acılarımız ancak böyle sonlanabilir.
—Evet, bir araya koşmalı, bir araya koşmanın zamanı geldi!”