Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
Tekirdağ’ın adının Türkiye’de anılmasının akla gelen üç şeye borçlu olduğunu biliyoruz: Rakı, köfte ve şarap. Hele ki şarap… Yüzyıllardır bu toprakların hem bereketini hem de kültürünü taşırdı. Bağ bozumları sadece üzüm toplama değil, bir şenlik, bir bayram havasıydı. Çocuklar sepetlere koşar, kadınlar türküler söyler, erkekler bağlarda ter dökerdi. Kısacası bağ, Tekirdağlı için sadece geçim kapısı değil, hayatın ta kendisiydi.
Ama bugün neredeyiz? O bereketli bağların çoğu birer birer yok oldu. Yerlerinde siteler yükseldi, beton bloklar gökyüzünü kapladı. Şarap fabrikaları sustu, bağcılık yapan köylü elindeki tarlayı ya satmak zorunda kaldı ya da kaderine terk etti. Şehrin ruhunu taşıyan o bağ bozumları, artık nostaljik bir fotoğraf gibi sadece hafızalarda kaldı.
Bir şehrin kimliği, sadece tabelalarda mı yazılır? Nasıl kirazı olmayan festivaller düzenlenirken buraya ait olmayan kirazların şehir kimliğine katacağı bir şey yoksa”şarap festivali” düzenlesek, bu topraklara ait üzümler yoksa yine değişen bir şey olmaz.
Biz bağlarımızı, yani kültürümüzü kaybederken, elimizde sadece köfte mi kalacak? Güzel ama çok eksik bir tablo… Çünkü bağ yoksa asmanın gölgesi yoksa Tekirdağ’ın yarısı da yok demektir.
Bir gün çocuklarımız bize soracak:
“Baba, anne… Buralarda gerçekten üzüm bağları var mıydı?”
Biz sadece “vardı” diyeceksen, işte asıl kaybımız o zaman başlar.
Bir kentin bağını kesmek, aslında kökünü kurutmaktır. Eskiden bağların arasından özgürce esen rüzgâr, şimdi yüksek apartmanların arasında sıkışıyor.
Geçenlerde yaşlı bir bağcıyla sohbet ettim. Bana şöyle dedi:
“Evlat, bir asma fidanı dikersen, on yıl sonra meyvesini doyasıya alırsın. Ama şimdi insanlar sabredemiyor. On yıl beklemek zor geliyor. Hemen satıp parasını alıyor. Sonra da bağların yok oluşuna üzülüyorlar.”
Doğru değil mi? Biz aslında sabrı kaybettik. Bir şehir sabrını yitirince kültürünü de kaybediyor.
Peki, ne yapmalı?
Bağ turizmi canlandırılmalıdır. Sadece şarap değil, üzüm bağları arasında yapılacak etkinlikler, yürüyüşler, tadım etkinlikleri şehre canlılık katar.
Kooperatifler güçlendirilmelidir. Küçük üretici tek başına ayakta kalamıyor. Ama bir araya gelirlerse hem üzüm, hem de şarap değerinde satılır.
Gençlere teşvik verilmeli. Çünkü bağcılık sabır ister; genç kuşak bağda çalışmak yerine masa başı işin hayalini kuruyor. Onları yeniden toprağa çekmek için destek lazım.
Bir de işin kültürel tarafı var. Şarap sadece içilen bir içki değil, Tekirdağ’ın tarihine kazınmış bir kültürdür. Bağlar yok olursa, şehrin yarısı da eksilir. Köftenin yanına ayran da gider elbet, ama Tekirdağ’ın kimliği köfteyle değil, köfteyle birlikte bağlarıyla tamamlanır.
Vaktiyle Rumeli’de bir köyde bağ bozumu zamanı köylüler kavga etmeye başlamış:
“Benim üzümüm daha tatlı!”
“Hayır, benim şarabım daha güzel!”
Köyün yaşlısı çıkmış ortaya demiş ki:
“Üzümün tatlısı, şarabın güzeli olmaz. Asıl güzellik bağın kendisindedir. Bağ yoksa tatlı da yoktur, şarap da!”
Asmayı kaybedersek, tadı da, kültürü de, kimliği de kaybederiz… Mitolojide şarap tanrısı Dionysos’un öğrettiği en büyük ders, sabırdır. Üzümün olgunlaşması, şarabın yıllanması, insanın coşkusuyla birleşmesi… Dionysos şölenleri, sadece sarhoşluk değil, sabrın, emeğin ve toprağın bereketinin kutlanmasıydı.
Bugün Dionysos Tekirdağ’a gelse, bağların yerinde yükselen betonları görse, ne derdi? Belki de “Siz yaptınız, asmanın gölgesini betona boğdunuz” diye haykırırdı.