Reklam

ERGUVANLAR GİDERKEN

Yayınlama: 14.01.2026
A+
A-

                   

Bir zamanlar-çok uzak değil, daha kırk yıl önce-suyumuz da boldu, ağacımız da. Bostanlarımız nefes alır, bağlarımız mevsimle konuşur, bahçelerimiz gölgeyle birlikte bereketi sunardı. Doğa, kendisini sınırsız sanan insana yine de cömert davranırdı. Biz ise cömertliği kalıcı zannettik.

 

O yıllar Hayrettin Karaca, Bilim ve Teknik Dergisi’nde ısrarla sesleniyordu:

 

“Doğa tükenmez değil,”diyordu; duymakta zorlananlara, doğayı bitmez sananlara…

Ama o ses, çoğu zaman rüzgârda kayboldu.

 

  Sonuç ortada.

Sularımız azaldı. Yerüstü sularının çekilmesiyle yetinmedik, yeraltını da hoyratça boşalttık. Barajlar suskun ve tenha, artık dereler hatıra… İnsan, çareyi denizde arar oldu. Oysa iyi bakılmazsa, deniz de bir gün sırtını dönüverir.

 

  Ağaçlar konuştu ve sonra:

  Önce karaağaçlar sustu.

 

Boylu boslu, vakur duruşlarıyla; gölgesine insanın, dallarına kuşun sığındığı o muhteşem dostlar… Kırk yıl önce başlayan kurumanın sonucunda bir bir yok olup gittiler. Bir tür gittiğinde, sadece ağaç gitmiyor; gölgesi, serinliği, altında kurulan hayat gidiyor. Ardından başka türler… Kuraklık, yıllan içinde kendini ağır ağır ama kararlı biçimde dayattı.

 

Ve sonra darbe: Ganoslar-Işıklar.

 

Son Ganoslar kampı, bir başka kaybı gün yüzüne çıkardı: Yaban Erguvanları. Yörede “keçiboynuzu” olarak bilinen bu ağaçlar, bu dağların neredeyse sembolüydü. İlkbaharda Yeniköy’den bakınca yamaçlar erguvanla konuşur, mora çalan bir sevinç yayılırdı.

 

Şimdi soruyoruz:

Bir inceleme yapıldı mı?

Bilimsel bir çalışma başladı mı, yürütüldü mü?

Sadece kuraklık mı sebep?

Bir çare üretilmez miydi?

 

Bu erguvanlar sıradan değil. İstanbul yamaçlarındaki erguvanlarla aynı iklimin, aynı kültürün çocukları. Bölgenin öz evladı olmuş ağaçlar…

Elbet bir gün yerleri dolar. Ama esas sorun çözülmeden, o ağaçlara dayalı ekosistemin yarasını kim saracak, kim onaracak?

 

Yine sormak zorundayız:

 

Daha kaç bin, kaç milyon ağacımız kuruyacak ya da göz göre göre yok olacak? Kaçını “doğal süreç” deyerek geçiştireceğiz?

 

Bu çalışmamda başrole ağaçları koyuyorum. Karaağaçlarını, yaban erguvanlarını, susuz bırakılan kökleri…

Ve buradan, sorumlulara, yöneticilere, karar vericilere ve doğaya duyarlı herkese sesleniyorum:

Vicdan yetmez artık; bilgi, planlama ve bilim gerekiyor.

 

Hayrettin Karaca’yı anmadan olmaz. O,toprağı bir miras değil, emanet olarak gördü. Yeraltı sularını, tohumları, ağaçları, toprağı yıllarca anlattı. Bugün yaşadıklarımız, onun neden bu kadar ısrarcı olduğunu acı bir şekilde anlatıyor.

 

İçimdeki yükselen acıyı bir cümleyle bitireyim artık:

 

Bir ağacı kaybetmek bir mevsimi eksiltmektir; bir suyu kaybetmek, bir geleceği.

 

Bu yazı bir ağıt değil. Bir uyarı!

 

Okuyanların sadece vicdanı değil, zihni de sızlasın;

Ve o sızı, sonunda harekete dönüşsün diye.

 

 

Marka Flower Çiçekçi