Reklam

HASTANEDE EKSİK OLAN: YARDIM ELİ

Yayınlama: 03.03.2026
A+
A-

Tekirdağ Namık Kemal Üniversite Araştırma Hastanesi…

Kentimizin en yoğun, en hayati sağlık merkezlerinden biri. Her gün yüzlerce, binlerce insan şifa bulmak için bu kapılardan içeriye giriyorlar. Aynı kapıdan, şifa vermek için yola çıkan doktorlar, hemşireler, teknisyenler, memurlar, hizmetliler geçiyor. Büyük bir döngü bu. Aksamaması gereken, tıkır tıkır işlemesi gereken bir insanlık çarkı.

Benim de en sık yolumun düştüğü hastanelerin başında geliyor. Ve her zaman içimde biriken, her ziyaretimde biraz daha ağırlaşan bir eksik var burada. Artık görmezden gelemiyorum.

Manzara hep aynı:
Yaşlı hastalar…
Yol yordam bilmez insanlar…
Yorgun yüzler, telaşlı bakışlar…

Hangi yöne gideceğini, hangi işlemden sonra ne yapılacağını bilmeden oradan oraya savrulan insanlar.”Önce fiş mi? Önce kayıt mı?” ,”Bu kat mıydı, öteki mi?”soruları dudaklarda ama cevap verecek mecali kalmamış bedenler…

Evet, tabelalar var. Evet, ekranlar var. Ama gözleri görmeyenler, okuma yazma bilmeyenler, teknolojiyle hiç yolu kesişmemiş bir ömrün sahipleri de var.

Bu insanlar hastaneye prosedür öğrenmeye gelmedi. Şifa aramaya geldi. Böylesi büyük hizmet alanında, hastaların önemli bir kısmı yaşlı ve yardıma muhtaçken, hâla şu soruyu duyurmak zorundayım:

Bu insanların elinden tutmak için daha ne bekliyoruz?

Oysa dışarıda, atanamamış, işsiz, pırıl pırıl üniversite mezunu gençler var. Bir yelek, bir kart ve bir görev tanımıyla bu tablo değişebilir. Adı da çok basit olabilir:

YARDIM ELİ

Hastanenin bir köşesinde, telaşla etrafa bakan bir yaşlıya yaklaşan bir genç düşünün:
“Buyur abla, ben yardım eliyim.”

Bu cümle bu kadar mı zor?
Bu dokunuş bu kadar mı pahalı?

Trilyonluk yatırımlar yapılıyor, devasa binalar yükseliyor; ama küçük, insanı dokunuşlar hâla ihmal ediliyor. Oysa kaliteyi yükselten, gözleri dolduran, insanı insan yapan tam da bu ayrıntılar değil mi?

Birkaç gün önce tanık olduğum bir sahne, bu yazıyı yazmamı kaçınılmaz kıldı.
Karı koca iki yaşlı insan…

İkisinin de ellerinde ikişer baston. Dört baston, iki yorgun ömür. Kan alma bölümünde nerede durmasını bilmiyorlar. Sıra fişi almak onlar için ulaşılması güç bir bilmece… Adam sesini yükseltip yardım istemese, oradan geçen bir kadın durup el uzatmasa, kim bilir daha ne kadar zorlanacaklardı.
Genç kadın fişleri aldı.
Sırayı anlattı.
Yanlarında durdu.

Ve o adam…
Kaç kez söyledi bilmiyorum:

“Allah razı olsun kızım…”

Öyle bir söyledi ki…

Bir teşekkürden daha fazlasıydı bu. İçinde yorgunluk vardı, çaresizlik vardı, yalnız bırakılmışlık vardı. Sanki her “Allah razı olsun” ile biraz daha hafifliyordu omuzlarındaki yük.

Mesele tam da burada düğümleniyor! Bu kazanımlar çok mu zor? Bir yaşlının gözündeki paniği silmek, bir hastanın yolunu bulmasına eşlik etmek, iki baston arasına sıkışmış bir ömrü rahatlatmak… Bunlar bütçe meselesi değil; niyet meselesidir.
Yönetmelik değil, vicdan işidir.

Hastaneler sadece tedavi merkezi değildir. Aynı zamanda bir toplumun merhamet seviyesinin aynasıdır. Belki çözüm çok yakınımızdadır. Belki de bir gencin, bir yaşlının koluna girmesiyle başlar her şey.

Bazen şifa ilacın içinde değil…
Bir yardım elindedir…

Marka Flower Çiçekçi