Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
Denize bakan bir halk kütüphanemiz var. Manzarası insanın içini açacak cinsten. Ama içeri girdiğinizde, masaların etrafında çoğu zaman sadece öğrencileri görüyorum. Oysa kütüphaneler sadece ders çalışılan yerler değildir; biraz durmak, düşünmek, biraz da kendimizle karşılaşmak içindir. Belki de asıl eksik olan bina değil, meraktır…
Küçük ve hızla büyüyen bir şehirde insan çevresine daha faydalı olmak istiyor.”Ne yapabilirim?” sorusu, geceleri içimize çöken eski bir ağırlık gibi duruyor. Hayatın kısalığını biliyoruz ama bunu birbirimizin yüzüne çarpmak istemiyoruz. Korkutmadan, acıtmadan, kimseyi yetersiz hissettirmeden konuşmanın bir yolu olmalı.
Bence mesele çok şey bilmekten geçmiyor. Çok şey biriktirmekten de… Belki de zihnimizde birkaç sağlam oda kurabilmektir! Mesela, yüzlerce şehir gezmekle övünmek yerine üç şehirden söz edebiliriz:
İstanbul, Antalya, İzmir…
Her biri başka bir iklim, başka bir ruh hali. Sanatın, tarihin, doğanın, müziğin iç içe geçtiği yerler. Oralara gönüllü ve amatör bir heyecanla gitmek “kültür yarışına” girmek değildir. Bazen sadece nefes almak, bir sergiye denk gelmek, bir sokakta kaybolmak, bir taşın gölgesinde durup düşünmek… Bütün bunlar insanı çoğaltır ama ezmez.
Yüzlerce, binlerce kitaptan söz etmek yerine üç kitaptan söz edebiliriz…
Zorba, Don Kişot, Bekçi Murtaza…
Birisi hayata iştah ile sarılmayı sunar, biri imkânsıza inanmanın saf cesaretini, biri de içimizdeki küçük iktidarları yüzümüze tutar. Hepsini okumak şart değil. Hatta hepsini aynı yıl okumak da şart değil. Ama biri bile, sadece bir teki bile zihnimizde bir bahçe açabilir.
Yüzlerce film izleyerek “Nasıl vakit öldürdüm” yanılgısı yerine üç filmi, sadece üç filmi ezbere bilip, içselleştirmek…
Sonsuzluk ve Bir Gün, Yedinci Mühür, Sefiller…
İnsanla zaman arasındaki o ince çizgiyi hatırlatırlar. Ölümü, vicdanı, merhameti… Film bittiğinde hemen kalmak istemezsiniz. Biraz susmak, o kıymetli hazineye kavuşmak istersiniz.
Bütün bunları sayarken liste yapacak değilim. Niyetim bile yok! Onlarca kitap, film, şehir, tiyatro eseri sayabiliriz. Ama üçer tane hatırlamak sadece bir şey değil; bir kültür bahçesidir. Tıpkı dedelerimizin zamanlarındaki gibi; o kültür bağları ve bahçeleri…
Kimseye “Şunları yapmalısın” demek istemiyorum. Diyemem de… Bu bir kültür seslenişi olmaz; olamaz! Çokluk, eninde sonunda baskı yapar. Her fazlalığın, kültürün bile zehirlenme sürece pekâlâ olabilir! Yukarıdan konuşmak, yukarıdan bakmak, insanın zavallı bir aldanışı, kendini tanrısal bir yere koymak isteğinden başka bir şey değildir. Sanatın, edebiyatın, yolculuğun insanı eşitleyen bir tarafı vardır. Hepimizi aynı masaya oturtur.
Her şeye yetişme telaşı, hiçbir şeye gerçekten değmemek… Dokunamamak… Oysa nitelikli birkaç yapıt, birkaç adım, birkaç gün ayırmak; insanı kendi sefilliğinden çekip çıkarabilir. İstanbul’a varmak bazen bir vapur yolculuğu kadar, bazen bir kitap sayfası kadar yakındır. İzmir’e ulaşmak bir film karesinde, Antalya’ya dokunmak bir hatırada mümkündür.
Bütün mesele çok okumak, çok gezmek, çok izlemek değil, mesele iz bırakabilmektir… Şimdi, şu an kendimize bir soru sorsak:
Zihnimizde kaç oda var ve o odaların ışığı yanıyor mu? Yüz milyarlık zihin hücreleri içinde yüz bin odacık kurup da birinin ışığını yakamamak; nasıl bir zenginlik, övgü olabilir diye sorgulamadan edemem…
Denize bakan kütüphanenin penceresinden içeriye sadece gün ışığı değil, hayat da girebilir. Bütün bunlar için mucizelere, çok zeki olmaya gerek yoktur; sadece birkaç samimi adıma ihtiyacımız vardır.