Reklam

BEN BİLMEM, BAŞKANIM BİLİR !

Yayınlama: 22.09.2026
A+
A-

 

 

Demokrasi, yalnızca sandık önüne konulduğunda mührü basmak değildir; o mührü vurma eylemini aklın, vicdanın ve eleştirel düşüncenin süzgecinden geçirme sorumluluğudur. Ancak Türk siyasi hayatına, parti içi mekanizmalara ve üye yapılarına baktığımızda, ne yazık ki bu süzgecin yıllardır tıkalı olduğunu görüyoruz.

 

Eski Başbakanlardan Adnan Menderes’e atfedilen “Odunu aday göstersem seçtiririm.” sözü, siyasetimizin yıllardır kanayan ama bir türlü sarılmayan yarasını en çıplak haliyle özetler. Aradan geçen yıllara rağmen parti üyelerinin ve seçmenlerin, genel merkezin veya belediye başkanlarının işaret ettiği adaylara gözü kapalı yönelmesi değişmedi. Yetkin, birikimli ve toplum için daha rasyonel bir seçenek olabilecek isimler, sırf bu biat çemberinin dışında kaldıkları için, daha yolun başında eleniyor.

 

Peki, bu liyakatsizlik ve koşulsuz itaat döngüsü nereden besleniyor?

 

Biat Kültürü ve İtaat Mirası

 

Bu davranış modelinin ilk ayağında tarihsel ve sosyo-kültürel genlerimiz yer alıyor.

 

Osmanlı’dan günümüze devreden “kulluk” anlayışı ve devleti ya da yöneticiyi sorgulanamaz bir baba figürü olarak görme eğilimi, siyasal alanımıza doğrudan yansıyor. Sosyolog Max Weber’in kavramsallaştırdığı; gücünü ve meşruiyetini  kutsal sayılan geçmişin alışkanlıklarından alan bir yönetim biçimi olan “Geleneksel Otorite” tipi, bizde yöneticinin kararlarına liyakat veya mantıklı gerekçelerle değil, sırf o makamda oturduğu için uyulmasını doğuruyor.

 

Buna bir de yöneticilere itaati adeta dini bir vecibe gibi sunan, sorgulamayı ve farklı bir ses çıkarmayı ise “bozgunculuk” veya “fitne” sayan muhafazakâr dinsel argümanlar, hatta ayetler (Nisâ 59), eklendiğinde; biat etmek erdem, eleştirmek ise sadakatsizlik olarak etiketleniyor.

 

Düşünsel Tembellik ve Parti İçi Oligarşi

 

Seçim süreçlerinde bireysel iradenin ortaya konamaması, toplumsal zihniyet yapımızla ve siyasal partilerin yapısıyla doğrudan ilintilidir. Sosyolog Robert Michels’in ünlü “Oligarşinin Tunç Kanunu” kuramında belirttiği gibi, kitle örgütleri zamanla kaçınılmaz olarak küçük bir yönetici zümrenin tekeline girer (*).

 

Okuma, inceleme, adayların geçmişini ve projelerini araştırma, tartışma ve eleştirel düşünme alışkanlığının gelişmediği bir ortamda, üyeler için genel merkezin veya belediye başkanının gösterdiği adayı onaylamak en kolay yol haline gelir. Siyaset bilimci Alexis de Tocqueville’in “Amerika’da Demokrasi” eserinde uyardığı “Bireysel Tembellik ve Siyasal Edilgenlik”, üyeleri kendi iradelerini liderlik katına devretmeye iter. Adayın donanımı değil, kimin adamı olduğu önem kazanır.

 

Parti İçi Eğitimin Yetersiz Kalması

 

Siyasi partiler, sadece seçim zamanı oy toplayan aygıtlar olmamalıdır; aynı zamanda yurttaşlık ve demokrasi bilinci aşılayan birer siyasal eğitim yuvası olmak zorundadır. Ancak Türkiye’deki parti örgütleri, üyelerine siyasal temel eğitim verme konusunu hiçbir zaman ciddiyetle ele almadı.

 

Bilinçli, sorgulayan ve liyakati dayatan bir üye profili yetiştirmek yerine, her söyleneni onaylayan, delegasyon hesaplarında oy deposu olarak kullanılan pasif kitleler tercih edildi. Paulo Freire’nin bahsettiği “eleştirel bilincin” aksine, biat odaklı bir üye yapısı beslendi.

 

Sistem Liyakati Değil, Sadakati Ödüllendiriyor

 

Sorun sadece zihniyette değil, doğrudan seçim sisteminin kendisindedir. Türkiye’de yetenekli kişilerin önünü açan adil ve katılımcı bir seçim mekanizması yoktur.

 

Örneğin, ABD gibi ülkelerde, güçlü yerel demokrasi sayesinde, yetenekli bireyler küçük yerel pozisyonlara kolayca seçilip rüştünü ispatlayarak adım adım ulusal siyasete yükselebilir.

 

Türkiye’de ise parti genel merkezlerinin her şeye hâkim oluşu ve dar bölge, tercihli oy gibi liyakatli kişilerin halkla doğrudan temas kurarak sivrilmesini sağlayacak adil seçim sistemlerinin bulunmayışı, yereldeki yetenekli kişilerin, aydınların sisteme girmesini engelliyor. Sonuçta, liyakatli olan değil, merkeze en yakın duran ve sadakat gösteren ipi göğüslüyor.

 

Sonuç: Tepeden Tırnağa Eksik Demokrasi

 

Tüm bu tabloyu yan yana koyduğumuzda acı gerçeği görüyoruz: Türkiye’de demokrasi kültürü tepeden tırnağa eksiktir.

Sadece liderlerin otoriter tutumu değil, o otoriteyi sorgulamadan kabullenen, hatta “odun olsa seçerim” anlayışını alkışlayan, “tıpış tıpış” oy vermeye giden üye ve seçmen  yapısı da bu sistemin suç ortağıdır.

 

Siyasi partiler, parti içi demokrasiyi tesis etmeden, üyeler liyakat arama cesareti göstermeden ve seçim sistemi tepeden inme aday belirleme yöntemlerinden kurtarılmadan “seçim yapıyoruz” demek, sadece bir formaliteyi yerine getirmekten ibaret kalacaktır.

 

Nitekim, “Yeni Parti’nin Örgütlenme, Katılım ve Yönetici Seçme Modeli Üzerine Rapor”unda  kaleme alınmış  iyi dileklerin ve ilkesel kararların pratikte göz ardı edilmesi, Yeni Parti üyelerine ve yöneticilerine yakışmamaktadır. Kâğıt üzerindeki vaatlerin temenniden öteye geçebilmesi için, ilçe örgütlerinin seçim tarihine kadar bu ilkelere uymasını zorunlu kılacak ve ihlal durumunda yaptırım uygulayacak ek yönergelerin Genel Merkez tarafından acilen çıkarılması, kaçınılmaz bir gerekliliktir.

 

(*) https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/2576422

 

Marka Flower Çiçekçi