Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
Yağmurdan sonra indim Tekirdağ’ın sahiline. Bu kez gideceğim yön, çoktandır kahvesini içmediğim Nesip Bey’in büyük emeklerle ulaştığı Yalıbölgesi’ydi.
Yerler yağmurun izleriyle, daha çok sonbaharın bıraktıklarıyla doluydu. Sevdiğim, denize yükseklerden baktığım caddeden yürüyüp Atatürk Bulvarı’na, oradan da sahile indim. Hava temizlenmiş, toprağa düşen yağmurun kokusu çevreye alabildiğine yayılmıştı. İnsan bazen tanıdık bir yere varınca, uzun zamandır görmediği bir dostuyla karşılaşmış gibi hissediyor.
Yalıbölgesi’nde çınarların altında, bankların hemen yanında o kovayı görünce sevindim.
Nesip Bey’i görmekle eş anlamlıdır benim için o su kovası. Mevsimin en soğuk gününde de en sıcak gününde de oradadır. Sıradan bir plastik kova… Ama biraz durup dikkatlice bakınca yaşamı, hizmeti, istikrarı ve samimiyeti anlatan bir yanı var.
Üzerinde “Su; 10 TL” yazıyor. Hemen altında, ihtiyacı olana suyun ve çayın ücretsiz olduğu yazılı. İlk bakışta ticari bir düzenin parçası görünen bu küçük ayrıntı, aslında insanı yok saymayan, insanı unutmayan bir anlayışın işaretidir. Bir şeyi satmakla ihtiyacı olanı korumak, kollamak birbirine engel değildir. Bazen bizi rahatlatan, yaşamın içinde olduğumuzu hatırlatan, tam da böyle ayrıntılar oluyor.
Banklardan birine oturdum. Nesip Bey’i hemen aramadım. Çünkü o sırada başka bir şey oluyordu.
Çınar ağaçları hafif rüzgârın eşliğinde kurumuş yapraklarını bırakıyorlardı. Yapraklar küçük hışırtılarla sağa sola savruluyor, sonunda toprağa, sahile konuyordu. Bu şölenin ne bir sahnesi vardı, ne de alkış bekleyen oyuncuları. Ne kiracısı vardı, ne de seyircisi… Kendi içinde sürüp giden, her yıl tekrarlansa da insanın dikkatini çekmeyi başaran bir doğa festivali…
Belki de sonbaharın en güzel tarafı burada gizlidir! Bir olayın sona ermesi, her zaman bir kayıp olmadığının da gösterisiydi. Ağaçlar yapraklarını bırakıyor; toprak da onları kabul ediyor… Doğa kendi dönüşümünü sessizce gerçekleştiriyor, sindire sindire yaşıyor ve yaşatıyor. Biz insanlar ise çoğu zaman değişime ve dönüşüme direniyor, elimizde tutamadıklarımızın ardından üzülüyor, hayatın başka türde devam edeceğini unutuyoruz.
Nesip Bey geldi. Önceden hazırlanmış bir buluşma değildi bu. Biraz doğadan, biraz insandan söz ettik. Farkında olmadan yine sosyolojiye dokunduk. Bilirsiniz, insanın yaşadığı yerle, yaptığı işle ve başka insanlarla kurduğu bağ, bazen en sıradan sohbetin içinde kendiliğinden ortaya çıkıyor.
Ömer Bey’in önceden ücretini ödediği bir kahvenin selamı da vardı bu buluşmada. Kahvem geldi. Sohbet kısa sürdü. Kahve çabuk bitmesin diye azar azar içtim.
Önümde denizin maviliği, yanı başımda ise yapraklarını usul usul döken çınar ağaçları var. İnsanlar gelip geçiyorken, kiminin hızlı, kiminin telaşlı yürüyüşlerini izledim. Sanki her biri bir yere yetişmek için gidiyordu. Çok yakınımda ise doğa, kendi zamanını şaşmaz bir ritim içinde yaşıyordu.
Kuzeyde, başka coğrafyalarda yaşayan hayvanlar kış uykularına yatmıştır. Onlar da doğanın bir parçası içinde, kendi hazırlıklarını yaparak girmişlerdi o yaşamsal huzurun, samimiyetin içine. İnsan denen canlının, henüz evriminin tamamlamamış bu büyük gururun, bu doğal düzenin içinde biraz yavaşlaması, kendi sesini yeniden duyabilmesi ne büyük nimet…
Hayatın değerini ve anlamını çoğu zaman büyük olaylarda arıyoruz. Oysa bir ağacın yaprağını toprağa bırakmasında, ihtiyacı olana ücretsiz su sunulan bir kovada, bir fincan kahvenin etrafında kurulan dostluklar da yaşamın kendisi-özü var…