Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
Toplumun gerginliğini anlamak için ne sosyolog olmaya, ne de psikolog olmaya gerek var… Görünen köy kılavuz istemiyor dostlar…
Destanlar, besteler, öyküler, toplumun kendi içinden ürettiği yaşam formlarıdır. Hepsinin bir anlamı ve bir amacı aynı zamanda beklentisi vardır… Toplumumuzun gerginliğini ölçen bir alet-cihaz var mıdır? En iyi cihazlar; açılan hapishanelere, hastanelere ve adliye saraylarına bakarak ortaya çıkartılabilinir. Acaba bu araştırmaları yapan veya yapacak bir kuruluşumuz; Üniversite var mıdır?
İşin bu tarafını, büyüklerimize; SAYIN yöneticilerimize havale edelim… Akşam haberlerini izlerken ülkemizin güzel bir şehrinde her gün yaşanan bir kavga olayının haberini izledim. Daha doğrusu otobüs şoförünün bir güzel dayak yemesini gördük…
Ne kadar kolay hale geldi; doktoru, hemşireyi, şoförü, kızdığımız herhangi birini dövmek… Hatta öldürmek… Toplum sıkışıyor, toplumumuz gerildikçe geriliyor… Kimyasalların sıkışma altında nasıl tepki verdikleri bilinir. İnsanların da dayanma süreçleri eninde sonunda şirazesinden çıkıp büyük olaylara dönüşmesi kaçınılmazdır…
Dayağın geçtiği şehrimiz ülkemizin ezel köşelerinden birisi. Otobüs şoförü geri geri gelirken aşağıda bekleyen bir kadının koluna hafifçe vuruyor. Kadının elindeki telefon aşağı düşüp kırılıyor. Olan bundan sonra oluyor; şoför özür dileyip durumu kurtarmak istiyor. Kadın, yakınlarını arayıp otobüs şoförünün plakasını veriyor. Ve şoförün önü kesiliyor, üç kişi araca girip “Allah ne verdiyse!” deyip, kendi adaletlerini böyle sağlıyorlar…
Peki, ama bunca ADLİYE SARAYI varken, bunca hapishane varken; niçin bu korkusuzluk? Niçin bu gerilim? Sadece ekonomik dememiz mümkün mü? Sadece psikolojik? (…) , sadece o sebepten bu sebepten… Herkes kendi adaletini aramaya başladığı an, işler kontrolden çıkmaya başlıyor. Genele baktığımızda toplumumuzun büyük bölümü, insanca yaşamaktan yana. Ayıptan, utanmaktan, korkmaktan, çekinmekten ve aynı zamanda akıldan yana…
Asıl sorun; bütün bu saydıklarımdan yana olmayanlar artıyor. Başını eğmiş olanların başı neredeyse apış arasına girecek kadar gizlenmeye başlandı. Bir yerden başlamalıyız ama nereden?
Adaletten olabilir mi? Demokrasiden? Farklı düşüncelerin de tartışacağı, konuşacağı, dertlerini döküp rahatlayacağı mekânların, zeminlerin daha fazla olması gerektiği… Sosyal, kültürel alanların daha da çoğaltılması ve toplumun tüm kesimlerinin bir şekilde bu tür uğraşların içine katılması; mümkün mü?
Bilemiyorum! Bildiğim bir şey var, sanatçının bestesinde ki gibi;
“ Aman Yavaş Aheste!
Sabırlı derviş muradına ermiş
Acelesi olana ağır ol demiş
‘Amman’ demiş aheste!
Aman yavaş aheste”
Değişen ihtiyaçlar, değişen yaşam biçimleri, hızla yok olan köyler, kasabalar ve sıkışan, bir araya gelen büyük insan toplulukları; yeni kanunlar, yeni çözüm yolları, yepyeni sosyal, kültürel oyunlar, eğlenceler arıyor; normal olanda bu; bu arayışın karşısında, bizi yönetenler, bizleri temsil edenler ne halde? Bir de şu kritik soru; niçin bu kadar çok yönetilme ihtiyacı duyuyoruz? Otokontrolümüz, irademiz, soru sorup, hak arama erdemlerimize ne oldu? Şairin dediği gibi; “ Zaten hiç yoktular!” mısralarına hiç katılmıyorum…
Kendilerini ne kadar yeniliyorlar? Politik saldırılarla, reflekslerle bir tarafın haykırışı içinde kıvranıp duruyorlar mı? Kaç Milletvekili’nin ismini biliyoruz? Kaç Milletvekili de kendi şehrinin sorunlarından haberdardır bilinmez, kayıp bir şey gibi bir şey…
Siz yinede sokağa, caddeye çıkınca, araçtaysanız kornaya daha az basınız. Yolda yürürken birisi üstünüze üstünüze yürüyorsa, önceliği ona verip” Buyurun beyim” deyin geçmesine rıza gösteriniz. Bunca gerginliğin yanında her an patlayacak bombalara dönüşmüş insanların sıkıntısı daha çok baş ağrıtacağı, can yakacağı belli değil…