BİR GARİP ÖLMÜŞ DİYELER

Yayınlama: 05.02.2020 13:43
A+
A-

[responsivevoice_button voice=”Turkish Female” buttontext=”Oku”]

 

Yunus Emre yüzyılların ardından böyle bir sesleniş yapar; yalnızlığın ölümle son buluşunu, garipliğin diğer insanlar gözünde pare etmediğinin edebi ve sosyolojik törenini miras bırakmıştır geriye.

 

İnsanın olduğu her yerde bu “Garip Oyun” oynanacaktır, garipliklerin şaşkınlığı içerisinde kimi ölümün ardından yas tutuculara, ağıt yakıcılara, yemek yapıcılara, dua okuyuculara büyük paralar verilerek şanla, şerefle kutlanacak; gidenin ardından yepyeni abartılı öykülerle ruhu rahatlatılmaya çalışılacak…

 

Bir yandan da Bilge Yunus’un söylediği şiir; sosyolojik bir kanıt gibi, insanın olduğu ve yaşadığı her yerde hakkını vererek okunacaktır;

 

“Bir garip ölmüş diyeler

Üç günden sonra duyalar

Soğuk suyla yuyalar

Şöyle garip bencileyin”

 

Bu topraklarda; Trakya diyarında günümüzden çok öte; 2800 yılları önce yaşanan bir öyküyü anlatmak isterim. Ölmüş olan Arcite isimli bir şövalyenin-kahramanın ardından yapılan “Ölüm Töreni” Bilge Yunus’un, ilahi ve ebedi yalnızlığının tam zıttı olan bir ÖLÜM TÖRENİ…

 

“Arcite’nin naşının konduğu tabutun üzerine altın örtü örtüldü. Arcite’nin naşı da aynı kumaşla örtüldü. Arcite’nin ellerine beyaz eldiven giydirildi. Başına defneyapraklarından bir çelenk ve eline parlak bir kılıç kondu.

 

Arcite, soylu kandan geliyordu. Mevkisi ve soylu kanı ona yakışır bir cenazeyi hak ediyordu. Arcite’nin eşyalarını taşıyan üç at ve üç adam; birinin elinde Arcite’nin kalkanı, diğerinin elinde mızrağı ve üçüncüsünün elinde ise saf altından bir Türk yayı vardı. Atinalı savaşçıların en soyluları, ağlamaktan gözleri kıpkırmızı kesilmişti. Şehrin evlerindeki pencereler kara örtülerle kaplanmıştı.

 

Bu cenaze töreni için büyük hazırlıklar yapılmıştı. Odun yığını o kadar yüksekti ki, yeşil tepesi göğe değiyordu adeta. Tabanı ise neredeyse yirmi kulaç genişliğindeydi. Aralarında hiç boşluk olmadan yığılmış dallar ve samandan oluşuyordu. Meşe ve köknar, huş ağacı ve titrek kavak mürver ve çobanpüskülü, kavak ve söğüt, karaağaç ve çınar, dişbudak ve şimşir, ıhlamur ve defne ağaçlarının dalları vardı. Akçağaç, alıç, kayın, fındık ve elbette hüzünlü söğüt. Nasıl kesildiklerini anlatacak zaman yok…

 

İnsanın insanlık yolculuğunda kendi yarattığı asil kanlar, soyluluk unvanları; ast üst kavramları öteden; çok öteden bugüne; 21.yüzyıla uzanmayı becermiştir. Bu unvanları nazikçe, edebi ve sosyolojik dille reddeden insanların seslenişleri; bu unvanların, asil öykülerin çok ötesine taşınmayı, sıçramayı, bu öyküler gibi yaşamayı becermeleri ayrı bir edebi ve evrensel başarıdır.

 

Bilge Yunus’un başarısı da bu öykünün dilden dile, edebi eserden esere aktarılması gibi her daim aktarılma hakkına kavuşmuş, o’nun dizeleri basit yaşamlarımızın algılarının ötesine taşmıştır. Üstelik oldukça basit ve sade bir yaşam sürerek; iç derinliğine inmeyi, orada boğulmadan yüzmeyi başaran bir bilgelik içinde;

 

“ Hey Emre’m Yunus biçare

Bulunmaz derdine çare

Var imdi gez şardan şara

Şöyle garip bencileyin”

 

Şar (Şehir)

Marka Flower Çiçekçi