Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
Gün şafak karanlığından kurtulalı epey olmuş, hafta sonu sessizliği içinde henüz caddelerin hareketi, telaşı oluşmamıştı. Muratlı Caddesi’nden Hükümet Caddesi’ne doğru yürüyordum. Biraz ilerledikten sonra benim yürüdüğüm kaldırımın kenarlarına toplanmış insanları gördüm. Gruplar halinde oturan, bir kısmı ayakta bekleşen insanlar…
İnsanların sessizliğinden, kendi aralarında konuşmalarından anladım karşı apartmanda ölen birisi-yakınları için toplandıklarını. Cenaze henüz gelmemişti son bir defa bakacağı evinin caddesine. İnsanların yüzündeki ifadeler, burukluk ve hüzünden çok, onlar da birazdan gelecek ölü beden gibi son bir görev içi oradaydılar…
Ölen insanın yakınlarının yüzlerinde sıhhat, temizlik ve zenginlik de yüklüydü. Belli ki hepsi, ekonomik açıdan durumu iyi insanlardı. Biraz daha yakından bakınca, hepsinin bir an önce gidecekleri, dönecekleri yazlıkları, evleri ve eğlenceleri vardı…
Yaşam, her haliyle ölenin ardından da akıyordu; bir dakika dahi ara vermeden… Ölen insan kadın mıydı, erkek mi bilemedim… Bildiğim şey, her ölenin ardından konuşulanlar onun içinde konuşuluyordu. Vakitsiz ölüşünden çok;
“ Şuna dikkat etseydi! Böyle yapsaydı! Şunu yapmasaydı! Daha çok yaşardı!” Gibi, tipik insan ifadeleri! Yaşamda kalan, henüz ölümün haberini almayan bütün dirilerin aldanışı buradadır; kalmanın yarattığı ölümsüzlük aldanışı…
Batum’da tanık olduğum cenaze evi apayrı bir töreni anlatıyordu. İkinci kata taşınmış-kaldırılmış ölü erkek bedeni, makyajlı bir halde, kapağı açık tabutun içinde yatıyordu; dirilerden daha diri bir bakış-duruş içerisinde…
Etrafına toplanmış hısım-akraba, siyahlar giyinmiş Gürcü kadınların, yüzlerini örten incecik siyah tüllerin ardından bakan kadın gözleri, en alt katta ölüm marşı çalan müzisyenlere eşlik edercesine hüzün ve veda anlatıyordu. Daha törensel, daha içten bir duruş içindeydi, ölmemiş olan akraba ve eş-dost bilinen insanlar.
Günümüzden 2500 yıl önce yaşamış filozof, Pythagoras, bize insanı anlatmış! Anlatmayı denemiş;
“ İnsanları yiyip bitiren acıların, kendi davranışlarının meyvesi olduğunu ve bu zavallıların iyiliği-faydayı kendilerinin dışında araması acı bir kayıp…
Oysa onun kaynağının kendilerinde bulunduğunu, görüp anlayabilseler…”
Muratlı Caddesi, ölü evi yakınlarındaki kaldırımda bekleşen sıhhatli insanların, ölüm karşısında uğradıkları bir kayıp yokmuş gibi görünüyordu. Beklenen bir ölüm olmalıydı… Ve bir an önce dönmesi gereken evleri, yazlıkları, planları vardı; hüznün, acıların, kayıpların ötesinde…
Ve yaşam, hiçbir ölümden sonra bile duraksamayan o mucizevî hissediş; bunu söyleyip anlatmıyor mu bize yüzyıllar ötesinin filozofu;
“ İnsanlara karşı yardım, sempati ve şefkat borcumuz vardır. Gelişmişlik seviyemiz farklıdır ama aynı soyun varlıklarıyız…”
Ölümler, beklenen veya beklenmeyen olsun, o an bizi hayrete düşürür. Sanki hiçbir zaman kapımızı çalmayacakmış gibi. Bizlerin yakınlarına hiç uğramayacakmışız gibi, ertelenmesini bekleriz…
Bu bekleyişi, bizi hayrete düşürecek katmerli acıları hafifletecek en iyi ilaçtır; insanlara, insanlığa, tabiata ve tüm canlılara duyulacak sempati; onlarla birlikte yaşamayı becerebilme olayı; ayrıcalıklı bir sanattır; sevgi, sezgi ve dönüşümle beslenen…
Son sözü yine antik zamanların, altın dönemlerinde yaşamış Pythagoras’a bırakmayı tercih ediyorum;
“ Her türlü ıstırap kutsaldır; çünkü ıstırap, ruhların şekillenmesini sağlayan bir potadır. Her türlü sempati kutsaldır; çünkü sempati bize tüm âlemleri birbirine bağlayan görünmez halkayı, manyetik bir yayın halinde hissettirmektir. Deha, ıstırabın etkileme gücünün ürünüdür.”