Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
Bir zamanlar sosyal bir olaydan dolayı arkadaşımın yaşadığı, yapması gerekeni yapmadığı bir konuyu tartışırken arkadaşım; “ Haklısınız, bana yakışmayan bir şeye sessiz kaldım. Ama bende anlayamadım; sanki basiretim bağlanmıştı…”
Severiz BEYLİK lafların ardına sığınmayı… Belki de insanın yazgısı budur, en değerli, en uyanık, en zeki veya en kurnaz insanın da tıkanma, bir anlığına durma veya motorlarının susma zamanı yaşanıyordur…
Kepirtepe Köy Enstitüsü tarihi binaları için bu tür beylik laflara sığınmamız mümkün mü? Tarihe, anılara, kültüre bu kadar düşmanlık niye ve niçin?

Önce 1938 yılında Edirne Karaağaç’ta Trakya Köy Öğretmen Okulu olarak kurulan, sonra bugünkü viranlığın yaşandığı Kepirtepe’de 17 Nisan 1940’ta Köy Enstitüleri olarak hizmet vermeye başladı. Kepirtepe, Eğitim, Öğretim, Zanaat ve Sanat yuvalarının yeşerdiği yerdeki binalar terk edilmiş; yalnızlığa, piknik yapacak olanlara ve bir de çöplere…
Kiminin çatısı çökmüş, tamamının camları kırılmış, kapıları darmadağın edilmiş, omurgaları sapasağlam, tuğlaları ibreti, kendi gafletimizi bize göstermek için dimdik duruyor…
1954 yılında Öğretmen Okulları,14 Haziran 1973’ten sonra Öğretmen Liselerine ve 1978 yılında Kepirtepe Eğitim Enstitüsü olarak eğitim veren, bir süre böyle gittikten sonra 1990 yılına kadar Öğretmen Lisesi olarak varlığını devam ettiren bu tarihi ve efsanevi yerler 1990 yılına kadar varlığını sürdürebildi…
13 Ocak 1990 yılında ismi Anadolu Öğretmen Lisesi olan, 2014 yılında Anadolu Lisesi olarak yepyeni bir isimle tanıştı. Meşhur bir sözdür ya; Milli Eğitimimiz, yap-boz tahtasına dönüştü, diye…
O bölgeye uğrayıp ta birkaç saatimizi ayırıp o efsane, o viran binaların odalarına, koridorlarına tek tek geldiğimde yüzleştim hüznün en katmerli olanıyla… Boşu boşuna aradım sınıflarda bulunacak olan öğrenci sıralarını; yazı tahtalarını, çöp kutularını, çalışma, deney ve öğretmen masalarını…
Kepirtepe Köy Enstitüsü binalarının en viran olanında dahi bir karakter gizli. Yüz binlerce anının hüzünlü kayboluşlarını teselli edenler ise; o dehşet hüznünü sarmış olan erik, incir ağaçları ve orada kendilerine bir ekosistem oluşturmuş kuşlardı.
Yaşamın çığlıkları, derin ve iç acıtıcı hüzne rağmen oradaydı. Erikler en tatlı olan meyveleri sunmuşlardı. İncirler ise kuzey rüzgârlarını düşünerek ve tanık olduklarını henüz kabullenememişler ki, en oğlunu bile burukluk, sertlik, bezginlik yaşamaktaydı…
Her binanın kapısı açık, camları kırık olduğu için usul usul, korka korka girdim içeriye. Ders zili çalmadan, çalamadan, çağrısını yapamadan, örümcek ağlarının kapladığı, seksen yıllık tarihin sessiz çığlıkları içinde seslendim; Mehmet Çevik, Aziz Ateş’in, Halil İbrahim Tunalı, Mehmet BaşaranYusuf Asıl, Ahmet Has, Ali Duygu, Ali Namık Yücel, Gülfize Özcan (Atay ) ,Hasan Akyol, Hayati Turan, Hüseyin Kıyılar, İbrahim Şaban Öznal, İlyas Özcan, Nedim Menekşe, Ramazan Korkmaz, Sakine Ateşler (Özbek), Şükrü Akdeniz, Vehbi Dincer,Ziver Çorbacı,Rüştü Güvenç,Safinaz Kurt ( Yılmaz ) ,Zekiye Güvenç ( Özkan ) ,Mehmet Özcan,Nuriye Kılıç ( Çinçin ) Recep Güner,Recep Kalkan,Şükrü Dalgıç,Behiye Gerginten ( Korkmaz ) , Fatma Üstün (Çağlar ) , Hamdi Dağdeviren,Hamdi İlker,Hüseyin Uzun,İbrahim Tanhan,İrfan Özcan,Nizameddin Erkan, Fehmi Sevinç,Feyzullah Aktan,Yunus Akatan,Salih Öztürk,Recep Korkmaz,Muzeffer Güner,Emer Kahraman,Mehmet Kayıkçı,Hikmet Akıncı diye seslendim; – cevap veren olmadı…Yoktular; varken,yok edilmişler,yok sayılmışlardı…
Yoktu cevap verecek öğrencilerin; sıraları, masaları, ranzaları, kalemleri, kitapları, defterleri ve öğretmenleri… Toptan gitmişti, her şeyin eninde sonunda karışacağı o derin, uçsuz bucaksız evrene uzanmıştı; zamansız ve gaflete düşmüş insanlığın gözleri önünde…
Yoktular; bunca insan; yaşama ait milyonlarca anı ve hatıra; zamanı, yaşlılığı, yeni yapılan binaları mazeret gösterilip terk edilmişti. Acı ve yanlış bir terk ediş… Zamanlar arası dolaşım, bir tek zamanlar arası bağ kuran, üç zamanın da kıymetini bilen insanlara, milletlere ve insanlığa armağan olarak sunulmuştur…
Tarihini, geçmişini, anılarını, hatıralarını inkâr eden vefasızların iki yakalarının kapanmayışı ve bu yüzdendir her daim lanetli bir huzursuzluğu hissedip, yaraların, sızıların, ağrıların kapanıp bitmeyişi…
Yinede girip dolaştım her odada, sınıfta, koridorda; zil sesini, çocuk şenliklerini ve her öğrencinin bir çalgı aleti çaldığını bilmenin erdemiyle, müzik seslerini arama, hissetme heyecanını; okuldan geriye kalan hüzünlü, buruk ve viran binalar gibi; ağır ağır, zorlanarak sindirmeye çalıştım…