Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
( Mimari, Tarih, Altyapı, Ulaşım, Güvenlik, Ticaret, Kültür)
Bütün olumlu gelişmelere rağmen bu hızla giderse, ne Marka Şehir, ne de turist çekebiliriz Tekirdağ’a. Sözünü ettiğim turist, Fransız, Alman, İngiliz, Japon değil, yanı başımızda neredeyse 20 milyon nüfuslu bir kent var. Hatta kentlerin kenti İstanbul var…
Farklı kentlerde ve ülkelerde yaşayan tanıdıklarla görüşüp bu konuda konuşuyoruz. Tekirdağ’ın coğrafi konumunu, zenginliklerini bilenler, bu şehrin yalnızlığına üzülmeden edemiyorlar. Herkes üzülüyor da, bu şehrin kaderine etki edecek; Kurum ve Kuruluşların amirleri, yöneticileri bir türlü üzülmüyor.
Ya VEKİLLERİMİZ? Açılışları, halkın çoğunlukta olduğu yerleri kaçırmayan; bir sanatçı hüneriyle poz veren vekillerimiz; bu şehrin kaderine etki edecek projeleri Meclise taşıyabildiler mi?
Herkesi bir parça eleştirme hakkını kendimde buluyorum da asıl söz kendimizi eleştirmeye gelince; yani bu şehirde yaşayan yüz binlerce insanı; esas olarak bizleri anlamıyorum. Niçin kentli olduk? Niçin burada yaşamayı tercih ettik? Sadece başımızı sokacak bir ev, karnımızı doyuracak bir iş; insana, insan olmak, insani huzuru, coşkuyu, zenginliği yakalamak için yeterli mi? Hiç sanmam…
Marka şehir olmanın yakınından geçmek yetmez. Orada, burada birkaç mekân onarmak ve onardıklarımızı tam manasıyla sosyal, kültürel yaşama katamamak ise bu işin ayrı bir kayıp tarafı…
Tarihi mekânları, köşkleri onarıyoruz onarmasına ama yine resmi hizmete sunuyoruz. Bürokrasi ve ahşap tarihi köşkler, binalar; birbirine zıt iki şey; birisi, coşkuya, eğlenceye hasret, diğeri ise, suskunluğa, gülmezliğe mahkûm…
Ekrem Eşkinat zamanında üç tane müze açıldı. Fakat müze görevlisi bulmak kimsenin aklına gelmedi. Müzeler, tıpkı Arkeoloji ve Etnografya Müzemiz gibi sessiz; insansız, soluksuz ve heyecansız…
Tarihi çeşmelerimiz neredeyse tamamıyla yok oldu. Ekosistem denen muazzam olayın ismini bile ağza alan yok. Denizi doldurarak insanları uzaklaştırıp, incecik kumları yok edip, sonunda denize yukarıdan bakan insanlar; balığı ve denizi bilmeyen şehirler, kültürsüzlükler ekiyoruz…
Bu şehrin denizi var; birçok şehirde olmadığı kadar uzun; upuzun… Karadeniz’i de, Marmara Denizi’de… Bu şehrin ormanları var; henüz, kendi doğallıkları, hayvan ve bitki özgürlükleriyle kucaklaşmamış, biraz destekle, çok çabuk, orman zenginliğini sunabilecek toprakların, geçmişin ormanları…
Bu şehrin coğrafyası; komşu olduğu illere bir bakın! Ege’de; Çanakkale ve Edirne şehirleri! Her ikisi de tarihin, mimarinin, şehirciliğin bereketinden, zenginliklerinden yararlanıyor.
Doğumuzda bulunan şehir ise; şehirlerin Kraliçesi; dünya çapında en çok turist alan şehirlerde her daim ilk 10’a giren bir şehir. Yapılan araştırmalarda dünya insanlarına sorulmuş;
“ Ölmeden önce hangi şehre gitmek istersiniz?” Verilen cevaplar şaşırtıcı; her üç kişiden birisi; İSTANBUL diyor…
TEKİRDAĞ, İstanbul’un hemen yanı başında… Bizim adımızı anan da yok, hatırlayan da! Uzaktan bakanlar; köftemizi, rakımızı duymuşlar. Şimdi ikisi de yok; kimsenin umurunda bile değil.
New York şehrinin Metropolitan Müzesi en çok ziyaretçi alan müzelerden. İçeri giriş ücretsiz ama her girenin ortalama 300 ile 400 Dolar harcadığını biliyor musunuz? Şaşırmamak elde değil; müzenin içerisinde lokanta, kahve alanları, alış veriş dükkânları, halı dahi satılan dükkânlar bulunuyor. Müzeye ailesi, çocuklarıyla giren insanlar muhakkak bir şeyler; anı olarak veya ihtiyaçtan dolayı alıyor; yiyip içiyorlar.
Ya Tekirdağ’ın müzeleri? Kapısını kaç kişi biliyor? Bir şehrin; bizim şehrimizin marka şehir olmasını istemek; ”Olmayacak duaya âmin demek!” gibi gelse bile; bıkmadan istemeyi, gaflete düşmüş yöneticileri uyandırmayı bir görev, bu şehre ödenesi bir borç biliyorum…
Şehrimiz, diğer şehirlerle rekabet edecekse; Tiyatroları, Lokantaları, Eko Sistemi, Uluslar arası Spor Müsabakaları, Tarihi Alanları, Otelleri olmalı… Görün o zaman, boşalan caddelerde, sokaklarda boş bir mekân kalacak mı? Onarılmayan bir yer kalacak mı?