Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
Nereden nereye… Değişim denen, ilerleme denen şey geçmişi yok etmeyle iç içeyse bir daha tamiri zor kayıpları, zararları da göğüslemek, kabullenmek demektir…
Tekirdağ Süleymanpaşa’da 15–20 bin insanın yaşadığı zamanlarda kirazların-kiraz mevsiminin gerçek şöleni olurdu. Öyle, yapmacık kiraz şenlikleri, Perşembe pazarına benzeyen; güya ismi festival olan bir şeyler değil; tam manasıyla meyve ve bağbozumu şenlikleri…
Geliştik/Gelişeceğiz, derken her tarafı beton yığınlarına teslim etmenin korkunç huzursuzluğunu soluk aldığım sürece hissedeceğim…
Yeşili, doğayı, değerli tarım-meyve arazilerini korumadan oluşacak her türlü gelişim eninde sonunda yerüstü sularımızı, nehirlerimizi, derelerimizi zehirlediği gibi yeraltı sularımızla birlikte yüzyıllarca geçmişe ait kültürel, sosyal yaşamın zenginliklerini de yok edecektir…
Günümüzden 60-70 yıl öteye uzandığımız zaman, Selçuk ve Yılmaz Cicioğulları’nın babaları Fuat Bey’in Donludere mevkiinde bulunan meyvelikleri meşhurdu. Aynı mevkide Nalbant Yusuf kalfanın ve Muratlı caddesinde Hüseyin Efendi’nin meyvelikleri dillere destandı…
O zamanlar Tekirdağ’da bağı bahçesi olmayan ev yoktu. Bu işe daha büyük önem veren ailelerin bahçeleri ise anlatıla anlatıla bitmiyordu. Kısa saplı, sarı saplı; kara, kırmızı, pembe kirazlardan tutun da, elma, armut, kayası, zerdali, ceviz, acıbadem, vişne, ekmek ve limon ayvalarına kadar bahçelerde ilkbahar ile başlayan şölen, kış zamanına süzülen sonbahara kadar devam ederdi.
Tekirdağ insanının sosyal ve kültürel hayatında; “ Kiraz Mevsimi” denen bir şey vardı. Kiraz mevsimine bir iki gün kala her evde hazırlıklar başlardı. Bu eğlencelerin başlangıcı Cuma gününe rastlatılırdı.
Cuma sabahı erkenden kalkılır ve ilk önce öküzler süslenirdi. Öküz, manda, at arabalarıyla kiraz mevsimi şenliklerinin, kutlamalarının yapılacağı yerlere gidilirdi. Birkaç gün önceden yapılmış yiyecek ve içecekler büyük küfelere-sepetlere konulur, kimi atların, kimi öküz veya mandaların çektiği arabalara-landon veya faytonlara binilirdi.
Kiraz mevsimi kutlamaları sıradan hazırlıklar değildi. Canla, başla ve hünerle hazırlanılırdı. Sosyal yaşamın bir parçasıydı kırlara-doğaya gidip bu şenliğe dâhil olmak… Vaktiyle fırına verilerek kızartılmış kuzular, tavalarda mayalanmış yoğurtlar arabalara konduktan sonra türkülerle, manilerle söylenerek yola çıkılırdı.
Her bağın içerisinde bir kuyu veya yakınlarında bir çeşme, büyük bir çınar ağacı vardı. Çınar veya kiraz ağaçları altına serilen halılar, kilimler üzerine yiyecekler konur, herkes üzerlerine yayılırdı.
Genç kızlar ise birkaç gün önceden diktikleri allı-pembeli kirazlık entarileri giyerler, ellerindeki sepetlerle kiraz toplarlardı. Kiraz ağaçlarına binen genç kızlar aynı zamanda kiraz toplarken bir yandan da şarkılar söylerler, birbirlerine şakalar yaparlardı.
Bağlara erken gelindiği için bir yandan da çay semaverleri yakılır, etrafa-kır kokuları içerisine mis gibi çay kokuları da yayılırdı.
Sizin anlayacağınız dostlarım; kır yaşamı denen bu büyülü dünya; insanlığı ve bütün doğal yaşamı var eden büyük anamız; ekip biçene, hürmet edene her şeyi sunardı…
Ev sahiplerinin daha evvelden tuttukları saz takımları çalınır, oyun havaları söylenir, doğanın doğurganlığı, insanın hüneriyle bir araya gelinirse nelerin ortaya çıkacağı üzerine şölenin keyfi tüttürülürdü…
Sazlar eşliğinde en çok Trakya, Rumeli türküleri söylenir, Tekirdağ Karşılaması ile çiftetelli oynanırdı.
Yemeklerden sonra içilen kahveler, söylenen türküler ve oynanan oyunlardan sonra çöken rehavet üzerine herkes bir kenara çekilir ve şekerleme yapılırdı.
Tekirdağ’ın kiraz mevsimi kutlamaları, kırlarda; bağ-bahçelerde yaptıkları bu eğlenceler karanlığa kadar sürer, bugünün insanının düşmüş olduğu bataklık denen korkunç STRES denen şey başlamadan yok edilirdi.
Kendi kendimize olan yabancılığın dışında konu-komşuya, ısım-akrabaya olan uzaklığımız; 60-70 yıl öncesinin üreten insanın çok yönlü, çok sesli oluşuyla Cumhuriyet’in aziz coşkusu gibi var oluşun, çoğaltmanın, kanaatkar ve bonkörlüğün de şenlikleri iç içe, bir dans ritmi ve uyumu içerisinde yapılırdı…
Yükselen beton ve çelik binaların yanında, hızla kaybolan tarım-bağ ve bahçe arazilerimizin daha mühim neleri kaybettirdiğinin farkına varmamız için daha neyi bekliyoruz? Kentli yaşamı denen şey sadece evlere, kafelere, yeme içme mekânlarına sığınma veya hapsolma mıdır?