Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
Kimi sahile inerken, kimi de çıkarken geçtiğim Ertuğrul Mahallesi, bir zamanlar cumbalı, bahçeli ahşap evlerin cennetiydi. Gemiciler Sokakta bulunan ölüm döşeğine uzanan ahşap evlerden, son kalanlardan birinin ön yüzüne, hani şairin dediği gibi;

“ Kanatları parça parça bu ağustos geceleri
Yıldızlar kayarken”
Attila İlhan’ın İstanbul Ağrısı şiirinin dizelerinde geçen “ağustos gecesi” geçtiğimiz yılın yaz zamanlarında iki sözden oluşan bir yazı-sesleniş, belki bir övgü veya kocaman bir hakaret kazındı; zaten viran haldeki ahşap binanın boyaları, vernikleri çoktan çıkmış yüzeyine;
“ Aşkımsım Gavat” diye not düşüldü. Duyuru yapıldı…
Yine şairin mısraları gibi;
“ Yakaları karanfilli ib…ler eğer beni aldatmıyorsa” ,hissiyatım beni yanıltmıyorsa yaklaşık bir yıl önce ahşap binaya kazınan,yazılan iki sözcükten ibaret bu seslenişin sahibi bir kadın olmalıdır…
Yazmış olduğu ikinci sözcüğün anlamını tam olarak bilip bilmediğinden emin değilim. Biliyorsa da, yaşadığı büyük aşkı, böyle haykırarak, tam bir tezat düellosu içerisinde, yaşadığı büyük yangını; övgü ve hakaretle yoğurmuş demektir…
Hissiyatımın adaletine güvendiğim için bu sözcükleri yazan birinin kız veya kadın olduğunu var sayıp, iç içe geçmiş argo sesleniş veya belki de sevgiden, sevilmenin ne olduğundan haberi olmayan birini “uyandırma” çağrısı olarak kabul edeceğim…
Geçen yılın yaz zamanlarından beri yaralı ve inlemeyi çoktan bırakmış, ölüme teslim olmuş ahşap binanın kalbine kazılmış bu sözcüklerin anlamını, anlattıklarını değerlendirmeye çalıştım.
Seslenişin, ikinci sözcüğü fazlasıyla ağır bir sesleniş olmasının yanında kadınlarımıza yaptığımız kötülüklerin, haksızlıkların, korkunç ve zalim eziyetlerin vicdan sızısı olarak bu seslenişi daha da çok önemsedim…
Ne anlatıyor olabilir iki küçük sözcük? Sözcükler küçük ama anlamı, anlatmak istediği çok büyük…
Yanıltmıyorsa sözcüklerden esinlenerek duyduğum duygular, şöyle sesleniyor olmalı kız veya kadın; aşık olduğu gavat diyerek sevgisiyle öfkesini bir arada sunduğu sevgilisine.
“Sana baştan beri sevgiyi sundum. Lüks mekânlarda, markaların peşinde koşmak yerinde kendi ellerimle yaptığım börekleri, çörekleri, pastaları, kurabiyeleri yedirdim. Makyajlı halden çok makyajsız halde göründüm; özüme, sözüme yakın olabilmek adına…
Seni, tüketmek, yok etmek, sıkıntıdan sıkıntıya sokmak değil de, çoğaltmak, üretmek, yaşatmak, neşelendirmek için şafağın ilk ışımalarında kalkıp, şiirler yazdım, türkülere yaslandım dualar ederken, miskinliğe ait uykularda kaybolup gitmemen için…
Ya sen ne yaptın; ‘aşkımsın gavat’ dediğim adam? Eldeki bulguru da kaybettin, dimyat’a pirince giderken…
Mütevazı halimi, hafilik sandın. Lükse kaçmayıp, geleceğimizi planlamamı, kenar mahalle kültürü olarak gördün. Sana yazılan şiirleri hafife alıp, romantizmi adam yerine bile koymadın. Yetirip, içirmeyi, sadece hediyeler alarak, göz boyamayı delikanlılık sandın…
‘Aşkımsın Gavat’ aşkımsın aşkım olmaya fakat hürriyetimi tüketmene de izin veremem; yolun açık olsun; Gavat oğlu gavat “
İki sözcükten ibaret, ahşap evin göğsünde bir kızın, belki bir kadının haykırışı, tezatlıklar ile seslenişi; belki de yeni yetme, çaylak bir kızın, anlamını bilmediği sözcüklerle bir biçim küfredişi…