Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
Muratlı Caddesi üzerinde bulunan Tekirdağ Çanakkale Şehitler Anıtı yakınlarından ne zaman geçsem, yakın tarihimizin destansı savaşları olan Çanakkale Deniz Savaşları ve Gelibolu Kara Savaşları, göğüs göğse çarpışmaları anmadan, o yüksek ve eşsiz maneviyata sarılmadan edemiyorum…
Çanakkale Şehitler Anıtı onarılmasının üzerinden yıllar geçtiği halde, beklenen turizm ve tanıtma hareketini göremedik! Neden diye sormuyorum; çünkü yıllardır sorduk ve sorsak:-Sesimizi kimler duyacak?
Çanakkale Tekirdağ Şehitler Anıtı’nın eski halini arayanlar var.”Eski hali, daha iyiydi” diyenler de var. Fakat içerisinin düzenlemeleri oldukça başarılı olduğunu söylememiz ve alkışlamamız gerekir.
Böyle önemli bir tarihin; tarihimizin, destansı tarafıyla bağı olan Tekirdağ Çanakkale Şehitler Anıtı yenilenmiş haliyle bile, onu anlayacak ve ziyaret edecek insanlardan yoksunsa; çok eksiğimiz, fazlasıyla gaflete yaslanmış olduğumuz belli değil midir?
Tekirdağ Çanakkale Şehitler Anıtı’na bakınca, askerlerin koyun koyuna yattığı yerdeki çam ağaçlarını görüyorum. Sanki askerlerimizin, destansı savaşın; “Ben size savaşmayı değil ölmeyi emrediyorum.” Dendiğinde, hiçbir kuşku duymadan, vatanın, milletin aşkıyla ölmeye koşan askerlerin, çam ağaçlarıyla soluk alıp verdiği ve biz insanlığı izledikleri yerdeyim…
Savaşı sırasında mevzilerin iç içe geçtiği, askerlerin, hatta kurşunların bile birbirine sarıldığı gibi büyük bir hüzün, soylu bir geçmişin var oluş destanı gibi öyle: Bugünün insanlarını adeta sınar gibi caddeye doğru, toprağın altında yatan kahraman askerlerin toplu gömülmüş bedenlerinin beslediği çam ağaçları; hüzünlü bir yorgunluk ve yalnızlık içindeler…
Bir dahi, evrensel bir öncü olan Mustafa Kemal Atatürk’ün Yeni Zelandalı ve Avustralyalı anneler için yazdığı mektup neredeyse herkes tarafından bilinmektedir. Vatanı işgal edilmiş ve bu işgali en kanlı acılarıyla yaşamış, emrindeki askerlerin büyük çoğunluğunun ölümünü görmüş bir insanın duruşu: Hiçbir zaman eskimeyecek, solmayacak ve yok olmayacak bir kaide üzerine oturmuş bir haldedir.
Gelibolu’ya 24 Nisan ile 25 Nisan tarihilerinin buluştuğu, kesiştiği zamanları izlemeye gittiğimde, karanlığın içinde süzülen şafak zamanı, yeryüzü sahnesinin ötesine geçmişiz gibiydi. Etrafa yerleştirilen büyük-dev ekranlarda ATATÜRK’ÜN sözleri paylaşılmaya, İngilizce ve Türkçe seslendirme ve yazıların geçmeye başladığı vakit, geceden uyumuş olan binlerce Avusturyalı ve Yeni Zelandalı genç, neredeyse aynı anda uyku tulumları içinden çıkıp, ayağa kalkıyorlar. Gönüllü ve oldukça samimi bir saygı duruşu içinde ekrandaki sözleri, ruhları ve nefesleriyle takip ediyorlarken, oradaki hüznü ve saygınlığın, evrenselliğin hissiyatını ancak, ekrandaki dâhinin sözleriyle anlatabilirim:
“Bu memleketin toprakları üzerinde kanlarını döken kahramanlar! Burada bir dost vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükûn içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle yan yana, koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır.
Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat uyuyacaklardır. Onlar, bu topraklarda canlarını verdikten sonra, artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.”
Bu topraklar insan zekâsını sınayacak kadar destansı savaşlara sahne olmuştur. Çok büyük uygarlıkların antik izleri, yapıları ve öyküleri bu topraklarda yaşamaya devam ediyorlar.
Truva Destanı, bu toprakların bağrındaki o büyük ve hileli savaşta yazılmıştır. Çanakkale ve Gelibolu Savaşları da bin bir türlü hilenin ardından kadim bir milletin dünya tarihinde kalıp kalmama savaşıydı…
İşte, o büyük destanın kahramanlarından bazıları Tekirdağ Çanakkale Şehitler Anıtı toprağında, yurdumuzun çok değerli bir şehrinde yatıyorlar… Onların üzerlerindeki çam ağaçları boyunlarını Gelibolu yönüne doğru eğmiş haldeler…
Belki bu destanın bir parçası olan Kuzey rüzgârı da bu anlatımın, öykünün içindedir. Artık kendi değerlerimizi fark edip onların hak ettiği o büyük saygın kutlamaları, her yaştan genç, çoluk-çocuk kadın insanın buralara toplamalıyız.
Tıpkı binlerce km öteden gelen ve şafak vakti uyku tulumlarından çıkan, mitolojik bir öykünün parçaları gibi, yaşamın damıtılmış hüzünlerinden bugünün insanlarına büyük deneyim ve neşe taşımalıyız! Yılın her zamanı gelebilecek manevi ve maddi değerleri kalplere işlemeli ve zihinlerin ötesine; genetik yapımıza nakşetmeliyiz…