Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
( İlahi Adalet Bazen Hızır Gibi )
Hareketin sosyal enerjisine bayılıyorum dersem, inanın dostlarım. Yine öyle günlerin birisinde yürüyüşe çıkmak üzereyken arkadaşım geldi. Onun da yürümek istediğini anlayınca birlikte indik sahile. Şarkıdaki gibi “Yürüdük durmadan” 100.Yıl Mahallesi Mutlu Kent Çay Bahçesi istikametinde yürüyüşü sonlandırıp çay ve sohbet faslı için mekâna geçtik.
Sürgülü bir iç kapıyı açmak isteyen arkadaşım, açmak yerine kapama eyleminde bulundu. Orada içeriye geçmek için bekleyen poposu yere çok yakın bir adam da bu küçük aksamaya, belli belirsiz bir şeyler söyledi. Sanırsınız ki onu, bu aksaklık bir saat bekletti!
Kapıyı bir iki denemede açan arkadaşımdan önce poposu yere yakın adam, bir yere geç kalmış gibi aceleyle içeride, enötede cam boyunda bulunan kendi arkadaşının oturduğu masaya geçti. Arkadaş da; “ Ben çay alayım” diyerek dış bölüme geçti.
Poposu yere yakın adamcağız, yanına gittiği, ondan önce masada oturan diğer adama az önceki kapı olayını anlatıyor. Ama nasıl; ballandıra ballandıra, sulandıra sulandıra…
“Yahu, adam kapıyı bir türlü açamadı! Açacağı yerde daha çok kapatıyor adam! Üstelik bir de şapkası var adamın yahu!”
Poposu yere yakın adam bu olayı öyle bir canlandırıyor, öyle bir gündem yakalamak istiyor ki sormayın. Masada oturan diğer adamın yüzüne bakınca, onu dinlemekte zorlandığını gördüm. Belli ki poposu yere yakın arkadaşının anlattığı o yapay olaya değer vermiyor. Bir türlü bitmeyen bu anlatıyı canı sıkılarak, ruhu ezilerek dinliyor.
Biraz sonra elindeki tablosunda iki çayla birlikte arkadaşım içeriye girdi. O yokken yaşanan olayı, poposu yere yakın adamın kuru muhabbetini ona aktardım. Olgunlukla gülümseyerek karşıladı. Hatta, o adam konuşurken ona bir cevap hazırladığımı ama sonradan gereksiz bir polemik-dalaşma yamanın veya onu mahcup etmenin hiçbir sosyal, kültürel karı olmadığını düşününce vazgeçtiğimi söyledim.
Sanıyorum bu olayın üzerinden bir saat kadar geçti. Poposu yere yakın adamcağız, masalarına gelen üçüncü kişiyle konuşuyordu. Ama içine kendince sulu espriler de katarak, yarı sırıtarak sohbetin alfa kişisi olmak için zorlanıyordu ama nafile…
İşin garip yanı tam da biz çıkarken yaşandı. O uzun vadeli olan ilahi adalet birden kapımıza kadar geldi. Biz kalkmış, arkadaşım dışarı çıkmışken, poposu yere yakın adamcağız da kakmış ve yanımdan geçerken o akıllı telefon yere düşürdü. Öyle bir içi acımış ki, yerden telefonu alınca benimle karşı karşıya kalınca; “ İnşallah bir şey olmamıştır” sözünde, yardım dileyen, bir saat önceki cesur, küstah yönü çoktan uçmuş, masum yalvaran bir çocuk durumuna düşmüştü.
Gülümsedim; içimden “İlahi adalet bu kadar mı çabuk gelir ve borç ödetir?” diye düşünerek dışarıya çıktım. Poposu yere yakın adamın telefonu yerden alırken açıkladığı mazeret ise; “Arka cebime koyacak yerine yere salmışım” açıklaması; burukluk, eziklik ve cehalet kokuyordu…
Ne diyelim, bütün haksızlıklar karşısında ilahi adalet bu kadar acele etmiyor. Edip etmeyeceğini de ondan başkası bilemez karar da veremez. Oysa ilahi adaletin sırlarına minnet duyarken, aynı zamanda insanların uygarlıklar kurmak için inanılmaz ve korkunç zahmetli yolculuklardan geçip adaleti durmadan aramışlardır.
Adil olmak, adalet dağıtmak, en kolayı, en basiti… Kötülüğün hizmetine girince, adaletin gözlerindeki bant çıkarılıp, kalbi yara alınca; kim bilir kaç milyon insan ilahi adalete sığınmanın çaresizliğini yaşıyor…