Reklam

AĞAÇTAN NAĞMEYE: SEDAT DURSUN

Yayınlama: 22.01.2026
Düzenleme: 22.01.2026 13:50
A+
A-

Sedat Dursun’un hayatı, bir meslekle değil, bir kokuyla başladı. Talaş kokusuyla… Daha doğmadan içine sinmiş ağaç ve ahşap kokusuyla. Baba mesleği marangozluk; fakat onun seçtiği yol sadece ölçmek, kesmek, birleştirmek değil, ağaca ruh katmak, onu ince bir sanatın eşiğine taşımaktır.

Endüstri Meslek Lisesi Ağaç İşleri’nden mezun oldu. Oyma sanatı, ince zanaat ve estetik zaten içindedir. Yıllar geçer; yaşamın koşuşturması, iş, aile, sorumluluklar… Fakat içindeki “enstrüman yapma” arzusu hiç sönmez. Yaklaşık on yıl önce, Süleymanpaşa Belediyesi Ekrem Eşkinat döneminde açılan Çalgı Yapım Kursu, bu iç sesle buluşur. Bir yıl hazırlık, dört yıl eğitim… Ağaç bu kez masa, dolap olmakla kalmaz; ud olur, keman olur, tambur olur. Sessiz bir kütük, bir gün şarkının kalbi haline gelir.

Sedat Dursun çok yönlü bir insandır; ama bu çokluk dağınık değil, aynı merkezden beslenir:
Sanat ve emek…

Atölyesinde zanaatkârdır, sahnede sanatçı. Nazende Türk Müziği Topluluğu Korosu’nda hem solist, hem kolist olarak yer alır. Talaşla yorulan eller, akşam nağmeye dönüşür. Bir insanın aynı gün hem rende tutup hem de bir klasik Türk musikisi eserinde durak yerini hissederek şarkı söylemesi, gerçekten de ayrıcalıklı bir yolculuk…

İlk konseri 2019’dadır.Önce kolist, sonra solist… Sahne heyecanı tarifsizdir. Söylediği ilk eser Yıldırım Gürses’ten: Güller Ağlasın…

Sanki kendi hikâyesinin de adıdır bu. Çünkü müzik onun için sadece ses değil, sezgidir. Daha eser başlamadan nerede durulacağını, nerede nefes alınacağını hisseden bir iç kulak…

Sedat Dursun iki kız babasıdır. Hayatı sadece üretmekle değil, gönüllülükle de yoğruludur. Tekirdağ Süleymanpaşa’da, Ekrem Eşkinat döneminde şehrimize kazandırılan müzede bulunan Türk müzik aletlerinin tamamını tek başına ihya eden kişi odur. Sessiz, sedasız, gösterişsiz… Ama kentin kültür hafızasına büyük bir emek bırakacak kadar derin.

Şiir, onun iç dünyasının bir başka dili… Lise yıllarında,80’lerin başında başlar yazmaya. Bugüne kadar 93 şiir… Az, ama süzülmüş.

“Şiir yazmak herkesin harcı değil,” der. “Zihindekini hissederek dizelere dokunmak gerekir.”

Bir şarkının sözünden, adından yola çıkıp mısraya varan bir yolculuk bu.

Ve bir de tavla…

Birçokları için bir kahvehane oyunu olan tavla, Sedat Bey için zihin terbiyesi, bir strateji ve sabır mektebidir. Hamleyi beklemek, zarın düşüşünü okumak, fedayı zamanında vermek, acele etmemek… Atölyede ağacı oyan sabır, sahnede nağmenin durak yerini kollayan sezgi, tavla masasında ise doğru anı kollayan akıl olarak karşımıza çıkar.

Böylece hayatı üçayak üzerine durur:

Atölye, Sahne ve Tavla Masası…

Biri eli eğitir, biri kalbi, biri zihni. Biri ağacı konuşturur, biri sesi, biri düşünceyi.

Elbette yol boyunca “Sen, sadece kendi işine baksana”, “Bunu yapamazsın” diyenler de olmuştur.
Çalgı Yapım Kursu’na gittiğinde de… Ama o,her olumsuz sözü kendine kamçı yapmıştır. İnancı kırılmamış, bilakis bilenmiştir.

Ağaç sevgisi onu tasarıma, tasarım sevgisi üniversiteye kadar taşımış; Oyuncak Tasarımı dersi verecek bir noktaya ulaştırmıştır. Yani sadece üreten değil, öğreten; sadece yapan değil, ilham olan bir insan…

Sedat Dursun’un öyküsü bana şunu anlattı dostlarım:

Yaşam, tek ayakla yürümez…

İnsan, elini, kalbini ve zihnini birlikte besleyebilirse dengede kalır. Bazen bu denge bir atölyede bir talaş kokusuyla kurulur, bazen bir sahnede nağmeyle, bazen bir tavla masasının başında, doğru hamleyi bekleyerek…

Ve işte o zaman, bir ömür, talaş kokusuyla başlar…
Musikiyle derinleşir…
Akılla, sabırla anlam bulur.

Marka Flower Çiçekçi