Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
Arkasına bakmadan bin yıl yaşayacakmış gibi çalışan, çalışma denen şeyin de hakkını veren bir tanıdığım, karşı karşıya kaldığı hastalığı sebebinden geri adım atmak zorunda kaldı.
Banu uğradığında; “ Arkadaşım, icarla işlediğim, kiraladığım tarlaları bu yıl almayacağım! İşleri azaltıyorum.” Dediğinde pek şaşırmadım. Neden mi? Çünkü daha orta yaşlarında bir insan olsa bile sağlığı çığlık atmaya; uyarmaya başladı da ondan…
Toplumumuzda iki tür insanın yoğunluğunu görüyorum. Ya çok çalışan, çok didinip bir an önce zenginliğin sınırlarını zorlayanlar! Ya da, elde avuçta ne varsa, tam bir israf görüntüsü içinde gerekli-gereksiz harcayanlar…
Hoca Nasrettin’in dediği gibi; “ Yok mu bu işlerin ortası?”
Kütüphaneleri dolmayan, şehir tiyatroları, şehir operası olmayan, eğitimi, eğitim kuruluşları oturmayan bir toplumun en belirgin özelliğidir; çalışmak, didinmek, sınırsız zenginliklere özenerek; “ İşten artmaz dişten artar” diye diye bu dünyadan hiçbir şey anlayamadan çekip gitmek…
Yaşadığımız toplumu, bölgemizi, şehrimizi incelersek üçüncü kuşağa geçen zenginlikleri çok az görürüz! Birinci, ikinci kuşağın her şeyden fedakârlık yaparak biriktirdiği mal-mülk, üçüncü veya ikinci kuşak tarafından bir yağma görüntüsü içinde yerle bir edilir…
Milli servetlerin yok edilişine mi, yoksa zamansız yoksulluklarla malların, mülklerin el değiştirmesine mi yanalım? Edebiyatın, sanat dallarının, bilimin, felsefenin eksik-yetersiz kaldığı yerlerin ortak kaderidir; “ Bir varmış, bir yokmuş!” masallarının etrafa yayılmasıdır…
Bir parça değişim, biraz dönüşüm yapmak isteyen her insan önce Türk Edebiyatına bakmalı. Bir zorunluluktan öte, varlığımızın neşesini, hüznümüzün sebeplerini ancak böyle anlayabilir, değerlendirip, seçenekler içinde en zor-dar zamanlarda bile gizliden gizliye mutlu olabiliriz…
Bu sebeptendir Ahmet Hamdi Tanpınar’ın dizelerindeki derin seslenişi;
“ Bir adın kalmalı geriye
Bütün kırılmış şeylerin nihayetinde
Aynaların ardında sır
Yalnızlığın peşinde kuvvet
Evet, nihayet bir adın kalmalı geriye
Birde o kahreden gurbet”
Cumhuriyetin kuruluş felsefesine, Kurtuluş Zaferimizin ilk zamanlarına dönerseniz anlarsınız niçin önce SANAT, niçin önce Fen, Edebiyat ve Bilim dendiğini…
Toplumların sağlıklı olabilmesinin gereğidir, sanatla, bilimle, edebiyatla, üretimle buluşup bütünlenmesi…
Bakın, bir kez daha sesleniyor bize, hepimize Ahmet Hamdi Tanpınar, üstelik sadece şiir diliyle değil, metafizik, felsefe, şarkı diliyle de;
“ Ne içindeyim zamanın
Ne de büsbütün dışında;
Yekpare, geniş bir anın
Parçalanmaz akışında
Bir garip rüya rengiyle
Uyuşmuş gibi her şekil,
Rüzgârda uçan tüy bile
Benim kadar hafif değil.”
Aşiyan mezarlığına yolunuz düşerse, şairlerin, siyasetçilerin, sanatçıların mermer, beton kaidelerin altında sessiz duruşlarının bile ne çok şeyi söylediğini anlarsınız…
O serin, esintili servi ağaçlarının altında, Boğazdan geçen vapurların, tankerlerin güçlü motorlarının süzülüp giden kayışlarında; hiçliğin içinden sıyrılıp, en az şair kadar dokunursunuz; yekpare ve geniş bir anın o uçsuz bucaksız akışına…
Nasıl demişti şair; “ Bir adın kalmalı geriye!” eski insanların tutundukları tek şey bu ad değimliydi? Yaşamla, komşularıyla barışık yaşamalı bundan değil miydi? İnsan niçin yaşar dendiğinde; “ Onuru, adı için yaşar” demezler miydi?