Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
Hayatta öyle acılar vardır ki… Ne söze sığar, ne de insanın kendi içine. Böyle bir acının kıyısında duruyorum…
Ömer Bey…
Çalışkanlığı, yapıcılığı, şehir sevgisi, güler yüzüyle tanıdığımız bir baba, bir arkadaş ve bir dost. Ama herkesin bildiği bir şey daha vardı:
İçinde yıllar önce kaybettiği küçük evladının sıcak ama hiç dinmeyen ve soğumayan sızısı yaşıyor. Bir insan, bir baba, ömür boyu bu ateşle yürür mü?
Yürüyormuş… Ta ki dün gelen o habere kadar.
Eve dönmüştüm. Sanki içinde tarifini yapamadığım bir gölge, bir ağırlık vardı. Telefon diğer odadan çalmaya başladı; yetişemedim. Ama kalbim, tuhaf bir şekilde,”Bu ses iyi haber getirmiyor” diyordu.
Telefonda Hamide Yıldız… (ablam)
Sesinde tuzlu bir acının ağırlığı vardı.”Güven, duydun mu?” dedi. Ardından cılız bir nefes:
“Ömer…”
Ve o anda insan yüreğinin dayanma sınırının ne kadar dar olduğunu bir kez daha anladım. Ömer Bey’in büyük oğlu, kendi elleriyle, kendi sessizliğinde… Bir zamansız ölüm…
Bir baba, ikinci kez evladını toprağa verecek… Bu cümlenin ağırlığı, sözcüklerin taşıyamayacağı kadar büyük.
Yerime çöktüm. Sanki bütün masumlar için bir saygı duruşu gibi bir feryat koptu içimden. Ev bana dar geldi; çıktım, yürüdüm. Hayatın sorumlulukları olmasa, o anda dağlara, ormanlara, bu kederi en iyi şekilde taşımayı bilen tabiata sığınmak istedim…
Böyle acıları anlatmak için, belki bir yudum dayanma tesellisi için insan, ister istemez Şekspir’e yaslanıyor. Kral Lear’ın, kucağında kızının cansız bedenine bakarken söylediği o kahredici söz gelir akla:
“Bir köpek, bir at, bir fare bile yaşarken/Sen nasıl nefes almıyorsun hiç?”
Dünyanın edebiyata bıraktığı en büyük baba ağıtlarından birisi… Ve bugün, Ömer Bey’in acısı da işte o sözlerle aynı boşluğa düşüyor.
Ama insanın kederi yalnızca kendi acısıyla sınırlı değildir. Bazen dünyanın çelişkileri, acıyı daha da keskinleştirir. Dün izlediğim bir belgeselde nesli tükenmekte olan pandaların tek bir yavrusunu büyütmek için milyonlarca dolar harcandığını öğrendim.
Çünkü onlar artık yok olmanın eşiğinde. Her bir yavru, gezegenin ortak emaneti sayılıyor.
Peki, biz insanlar? Sekiz milyarı geçtik…”Çok oluşumuz mu değersiz kılıyor?” diye düşünüm uzun uzun.
Bir insanın hayatının kıymeti, sayıları arttıkça azalır mı? Yoksa bir gün bizim de neslimiz tehlikeye girdiğinde mi anlayacağız bir tek canlının bile evrendeki yerini?
Bugün Ömer Bey’in ve ailesinin acısı, ne sadece onların acısıdır, ne de bir ailenin matemidir. Bu acı, insanlığı birbirini anlamakta ne kadar zorlandığını, gençleri hangi sessizliklere mahkûm ettiğimizi, bir gencin suskunluğunun nasıl görünmez kaldığını hatırlatan bir çağrıdır.
Bu yazıyı gözyaşıyla değil, insanlığın yüzüne tutulmuş bir aynayla yazıyorum. Çünkü bir baba, ikinci kez evlat acısının önünde duruyorsa, sadece o değil, toplumun vicdanı da yaralıdır.
Bugün Tekirdağ’ın göğü biraz daha ağır. Bir baba daha eksildi sevinçten, bir genç daha eksildi hayattan.
Ve biz, bu acının içinden geçerken insanlığın değerini yeniden düşünmek zorundayız.