Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
Büyük kedileri aslanları anlatan çok emek harcanarak hazırlanmış ve yorumlanmış belgeseli izliyordum. Belgesel yapımcısı neredeyse her şeyini adadığı Afrika dünyası, büyük saygı duyduğu büyük kediler ve dişi filin yaşamda kalma anları kameraya alınmıştı.
Fil o kadar direndiği halde ona saldıran, kimisi üzerine çıkmış, kimisi ayaklarını ısırmış altı güçlü aslanla olan mücadelesi bitmek üzereydi. Dişi fil nihayet yere çöktü. Geceyi yaran büyük bir inilti. Aslanlar da hayata tutunmak için fili öldürmek, beslenmek için mücadele veriyorlardı. Fil de yaşamda kalmak için direniyordu…
O ana tanıklık edenlerin ağzından çıkan sözcüklerden birisiydi; “ Ne muhteşem ve ne dramatik bir an; Tanrım…”
Sonra,dişi fil tam teslim olacağı vakitlerde ne olduysa oldu; dişi fil,üzerine çullanmış altı güçlü aslanı silkeleyerek üzerinden atarak,ormanın derinlerine kaçtı.Kurtulmuştu…Bu çekimi yapanlar hem şaşırmış,hem sevinmiş ve dişi file her şey bitmişken son umudu,yaşamda kalma enerjisini neyin verdiğini çözemediler.
Seyrettiğim bu an, bana da bir başka umut anını hatırlattı. Düzyazı, öykü tadında bir an yaşamış, belki de yaratıcı tarafından ömrüm uzatılmıştı. İstersek bu ana büyük bir şans veya daha birçok şey diyebiliriz…
Akdeniz sularında, Antalya açıklarında Sıçan Adası yakınlarında demir atmış olan teknede bulunanların çoğu, yemekten sonra denize inmişlerdi. Sahil ile teknemizin demir attığı yer arasındaki uzaklık en fazla iki yüz metreydi. Sahile, küçük mağaraların olduğu yere yalnız bir kişi çıkmış, orada güneşleniyordu. Geri kalanların, bir kısmı teknede kalmış, yüzenlerde teknenin beş on metre açığında kalmayı tercih etmişlerdi.
Tekne ve Sıçan Adası ile kıyı arasında muhteşem bir akıntı vardı. Birkaç kez tekne yakınlarında yüzsem de, bende kıyıya çıkmış olan yüzücü gibi kıyıya pekâlâ çıkabileceğimi düşündüm…
Yirmi metre kulaç atarak yüzdükten sonra en çok güvendiğim sırtüstü yüzmeye başladım. Akıntı epey zorlasa da kıyıya yaklaşıyordum. Ne olduysa o an oldu. Nasıl ki bir el fenerinde piller bitmeye yakın ışık azalırsa, enerji artık ‘ben yokum” diyorsa, bedenim aynı duruma düştü. Yüzmem durmak üzereydi. Her türlü serbest yüzme tekniğini denesem de ancak on metre kadar yol aldım.
Yaşadığım panik çok kısa sürdü. Şimdi şokun altındaydım. Oysa Tekne 160 metre kadar geride, kıyıda güneşlenen yüzücü de 40 metre kadar ötemdeydi. Şok denen şey böyle olmalıydı. Ve o an aklımdan geçen tek sözcük, sanki ruhumdan ve canlı yaşamdan süzülen tek seçenek, kendi kendime sesleniş oldu; “ Ölüm böyle bir şeymiş!”
Şok yaşayınca canlı artık acı çekmez ya! Sıcağı sıcağına bedenine mermi saplanan herhangi canlı da bir süre acısız koşar, coşar… Öyleydim…
Hava, yolculuğumuza çıktıktan beri, bir bulutlu bir güneşliydi. Kendimi, yani kollarımı, direnmeyi bırakmak üzereydim. Ne bir sesleniş, ne bir çığlık ve korku denen hiçbir şey yoktu. Sadece süzülmek istiyordum Akdeniz’in derinlerine. Akıntı kim bilir nerelere sürükleyecekti soluksuz kalmış bedenimi.
Ne olduysa o an oldu; bulutlu hava, ışığı azaltmış, denizi karartmıştı. Fakat bir anda güneş parladı, önümde uzanan, kıyıya yaklaşan sularda belli belirsiz çakıllar, yosunlar birbirine oynaşıyor, bana sesleniyordu; “ Umut; bir umut daha var!”
Aynı file gelen o son umut-enerji gibi bir şey oldu! Suyun altında dalgalanan güneş ışınları sayesinde denizin dibi göründü. Çırpınmaya benzer kulaç hareketleriyle on metre daha yüzdükten sonra ayaklarımı yere bıraktığımda ucu ucuna dibe dokundular. İşte o an, anladım neyi atlattığımı, ölümün yüce kederini ve korkusunu ayaklarımın, ruhumun titreye titreye kıyıya çıkışından, yeniden yaşama ait olduğumu gördüm.
Kıyıda dinlenen yüzücü halimi görmüş ki: -Abi ne oldu, yüzün sapsarı?-Sorma kardeşim ölüyordum.-Niçin seslenmedin, sorusuna cevap veremedim. Korku salınması, bedenimi ve öyle bir zorladı ki, ayaklarım titreyerek o küçük mağaraya sokuldum.
Şok idrarını, hayvansal bir korku içinde kayalara boşaltım yaparken gördüm ıslanan kayanın üzerinde yazan yazıyı; “ UMUT” yazıyordu. Daha önce çıkanların ismi mi, yoksa yaşamdan beklenti yazısı mıydı, bilemedim. Hemen başka köşeye yöneldim; umut sözcüğüne büyük bir saygı duyduğumu göstermek ve umut sözcüğünün hiç bu kadar değerli olduğunu bilmemiş olmanın yüce cahilliği içinde…