Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
Hep deriz ya; “ Çocuklarımız, yarınlarımızdır” diye… Ama içini ne kadar doldururuz bu düşüncenin, ana felsefenin?
Ailelerin özgüveni yeterli değilse, aile ekonomileri, sosyal ve kültürel yaşamları, uygar dünya ile yakın seviyeye gelmemişse, çocuklarımıza yetirince zaman ayırabilir, onların özgüvenleri için katkıları tam anlamıyla yapabilir miyiz?
Görünen o ki, imkânı olanlar da çocuklarını ŞIMARTMA biçimleriyle yetiştiriyor. Oysa yaşamı anlamlı kılan; özgün, gerçekçi ve hissiyatın bilim, felsefe, sanat, sosyolojiyle buluşmasıyla ayrı bir yere eviriliyor.
Sanat evlerini, felsefe derslerini daha çoğalttık diye övünmek yerine, neredeyse hastane, hapishane ve adliye açmakla övünür hale geldik. Yani? Hasta insanlarımız çoğaldığı gibi suç işleyenlerimiz da artıyor…
İngiltere’de çocukların özgüveni daha da pekişsin diye bir uygulama yapıyorlar. Çocuklarla oyun oynayarak, eğlenerek, onların harita bilgilerini, yön bulma ve kendi başlarına yolculuk yapmaları adına bir program başlatmışlar!
Londra’da yaşayan çocuklar halk otobüsüne bindiriliyor. İkişerli veya üç çocuk bir arada; Londra’yı bir baştan diğer başa gitmeleri isteniyor. Uzaktan gözetim altında gidecekleri yerleri gösteren haritalar ellerine veriliyor. Ve çocuklar, kendi aralarında yaptıkları konuşmalar kayıt altına alınıyor.
Ortaya çıkan şey ne mi? Çocukların, yanlarında anne ve babaları, öğretmenleri, ağabey ve ablaları olmadan aldıkları yol, yaptıkları yolculuk, büyük insanlar gibi düşünmelerini sağlıyor. Üstelik öğreniyorlar, heyecanlanıyorlar ve akıl yürütüyorlar.
En sonunda “Şehrin Gözü” denen yere geliyorlar. Burada çocuklar, bu programı hazırlayanlarla buluşuyorlar. Verilen adrese gelmeleri adına onlara teşekkür ediliyor. Sonra mı? Şehri tepeden görecekleri dönme dolap benzeri çok modern bir eğlence parkıyla Londra şehrinin mimarisi çocuklara izletiliyor.
Deneyerek, izleyerek, düşünerek, hatalar yaparak büyüyen çocuklar yaşadığı şehri sevmez mi? Hele bir de şehir, şehir gibiyse; altyapı, üst yapı sorunlarını çoktan çözmüş, tam bir dünya şehri olmuşsa…
Artık kuru nutukların, korkunç ve anlamsız bazı geleneksel baskıların-korkuların devri geçmiştir. Çocuklarımızı, korku, ayıplar, baskılarla kazanamayız. Eğitim alanları dahi kaçırmıyor muyuz dış dünyaya?
Çocuklarımızın sevgisi, zoraki ve mecburi olmaktan kurtulmalıdır. Kendi kendine yeten her insan, her canlı çok değerlidir. Tıpkı doğal yaşamın kendisi gibi; rüzgâr, gün, gece, nektar, hoş koku kokar; yaşamın kendisi olur…
Görünen o ki, bu alanlarda çok ama çok gerilerdeyiz. Çocuklarımızı ya çok şımartıyor, ya da korkularla, ayıplarla, baskılarla yetiştiriyoruz.
“Şunu yapmazsan başına şu gelir! Biz sizin zamanınızda böyleydik siz ise nasıl yaşıyorsunuz?” Çocuklar, ağacın yaşken eğildiği gibi çok küçükken eğilirler. Evde yalan, evde riya, evde korku varsa; onlar da yalana, riyaya, korkuya teslim olurlar…