GICIRDAYAN SANDALYELERİN KERAMETİ

Yayınlama: 09.06.2022 16:51
A+
A-

   

Solumda Marmara Denizi, biraz ötede halka açılan eski liman. Daha altı yedi yıl önce dört insan burada ölüme düşmüştü. İkisi kadın, ikisi erkek, vaktin ilerlediği gece yarısı geride kaldığı zaman, Bandırma’dan Tekirdağ limanına inen iki aile, yanlışlıkla denize uçan araçlarının içinde, zamansız ve insana verilen değerin yetmezliği içinde boğuldular.

Tıpkı şairin düşlerinden çekip çıkardığı, görgü tanıklığı yaptığı şiirin dizeleri gibi;

“Meryem Ana kilisesinde çan kulesinde saat başlarını çalan borazan, gece yarısını çaldı/Ortaçağdan gelen çığlık yükseldi/Şehre yaklaşan düşmanı verdi haber/Ve sustu gırtlağına saplanan okla ansızın/Borazan iç rahatlığıyla öldü”

Limanda boğulan dört yetişkin iç rahatlığıyla ölemese, çocuklarının düğünlerine büyük bir yas-elem bıraksalar da vakit ilerliyordu insanlık, doğa ve tüm canlılar için. Bende vakitle birlikte Tekirdağ sahilinde ilerliyordum. Neredeyse her yürüyüşten sonra çay, kahve ve demli bir sohbet molası için Erzurumlu Nasip Aykan’ın yanına uğrayacağımı vakitle birlikte ayaklarım da biliyor, sessizce, borazanın iç rahatlığıyla öldüğü gibi yaşamın varlığını hissede hissede gidiyorum…

Nasip Bey’in gıcırdayan sandalyelerinden birisine oturdum. Ahşaptandı. Kim bilir hangi ağacın, toprak, su, güneş ve vakit denen süreçle bir olup büyüttüğü, olgunlaştırdığı ürünüydüler.

Bütün yapıları, yaşadığımız yerlerdeki evleri, işyerlerini, fabrikalarını yapanlar gibi gıcırdayan sandalyeleri de işçiler yapmıştı. Nazım’ın Polonya’da bir şehirde tanık olup şiirine taşıdığı işçilerden söz ediyorum;

“ Köylerden gelen genç işçiler madenle birlikte/ Ruhlarını da alev alev döküyorlar yeni kalıplara/Ve ruhların dökümü madenin dökümünden bin kere daha zordur.”

Oturduğum sandalyenin görüntüsü şirin, kendisi sımsıcak ağaçtan da olsa, uyum içinde oturmalısınız; size her yalpaladığımız vakit, anlatacak çok şey olduğunu “gıcır gıcır” sözcüklerle anlatan sandalyede.

Çaylar içildi, Nasip Bey vakit buldukça çayın sadece kendisini sunmakla kalmadı, kokusunu, demini, öyküsünü de sondu, gelip gittikçe yanıma. O,içerideki işinin başına geçince, dışarıda oturmuş olduğum gıcırdayan ahşap sandalyeden baktığım ufkun gittiği, son bulduğu yere. Demir atmış, yükünü boşaltacak, yükünü alacak büyük gemiler duruyordu suyun üzerinde. Ötelerde kara parçaları ve onların önlerinde bildik adalar uzanıyordu.

Oturduğum ahşap sandalye üzerinde her kımıldanışımda bir gıcırdama sesiyle neredeyse konuşmaya başladım. Anlatacak çok şeyi vardı belli. Zamanında o da rüzgârın her dokunuşunda, bir ağacın filizi, tomurcuğu yakınlarında türküler, şarkılar söylüyormuş. Biliyormuş ormanın ağaçlarının kökleriyle, sesleriyle, kimyasal soluklarıyla haberleştiklerini. İnsandan çok önce birkaç milyar ötelere uzanıyormuş atalarının el değmemiş ormanları…

Bir daha, bir daha gıcırdadı ahşap sandalye. Yaşamın kıyıcığındaki ölümü anlattı bana. Herkesin bildiği halde, sıranın bir türlü kendisine gelmeyeceği o korkunç gerçeği. Duymuş bilmem hangi âlimden ölümün acıklı olmadığını. Bütün korku, ölümü düşünmekten ibaretmiş. Ölmek ise sancısız bir hal içinde bir yolculuğa çıkmaktan başka bir şey değilmiş…

“Bak” dedi; “ Bir zamanlar ben de bir ormanın parçasıydım. Kıyıcığımızdan sürekli akan bir dere geçerdi. Derede alabalıklar yüzerdi. Kenarında söğütler, kavaklar her rüzgâr esişte şarkılar söylerlerdi. Üzerlerinde sarmaşıklar, su naneleri, farklı çiçekler dans eder o yörenin bütün canlıları su içmeye gelir, kimi ürkek, kimi kurnaz, atılgan, kimi ihtiyarlığın verdiği yavaşlık, yorgunluk içinde yaşamı yudumlar gibi suyu yudumlarlardı.

“Dönüştük şimdi ahşap bir sandalyeye” sözcükleriyle gıcırtıya bu anlamı yükledikten sonra, Nasip Bey’e seslendim; “ Bu sandalyeler konuşuyor sanki. Yaşam ile ölüm arasındaki incecik çizgiyi anlatıyorlar hissiyatı içine düştüm.”

Gülümsedi Nasip Bey, bir daha bir daha; saygıyla baktı üç tane gıcırdayan sandalyesine. Kızı hediye etmişti onları. Gıcırtılara bende gülümsedim. Ve sonra, yine uzandım denizin sonsuz öykülerine. Nazım’ın “Saçları saman sarısı” dediği kıza bir selam edip dinledim öyküsünü;

“ Garson kız tanıdı beni/İki piyesimi seyretmiş Moskova’da/Garda genç bir kadın beni karşıladı/Beli karınca belinden ince/Saçları saman sarısı kirpikleri mavi/Tuttum elinden yürüdük/Yürüdük güneşin altında karları çatırdata çatırdata…”

Marka Flower Çiçekçi