Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
YOLUMUZU KİM TAYİN EDECEK?
———————————————–
İnsanlığın yolu nereye gider? Kim bilir kaç insan; filozof, şair, yazar, bilim insanı bu sorunun cevabını sordu kendine. Bu evrilme, gittikçe hızlanan değişim, gelişen teknolojiler bizi neye zorluyor?
Bir taraftan bize her daim açık duran uzayın o büyük muhteşem kapısı, bir taraftan dünyamızı dahi yeterince tanımamış olmamız… Fakat bu yol nereye gider? Yolumuzu biz mi tayin edeceğiz; yoksa başkaları mı?
Henüz dünyalı olmamız ortak payda oluşturmadı. Evrensel yasalar değil, yüzyıllardır bizi bir arada tutan, toplumsal, sosyolojik yasalar sayesinde duvarlar örüp duruyoruz. Milletlerin üstünlüğü, aşağılık oluşu, ganimetleri ele geçirme, haddini bildirme, güce güç, kahramanlığa kahramanlık katma adına; milyonlarca insanı öldürme becerisi gösteren tek canlı; biziz…
Bitmez denen denizleri, okyanusları tüketme aşamasına gelende biziz. Canlıların nesillerini bitirip, kurutan ve laboratuar ortamlarında, özel alanlarda canlıları koruyup, çoğaltmak isteyen; yine biziz…
Bu soruyu her yönüyle değerlendirmek mümkün! Şahsi hayatımızla, şehrimizin gidişatıyla veya ülkemizin durumuyla; hepsi için bu soruyu düşünce biçimi yapıp kendi sorumluluk hissiyatı içinde, bilgilerimiz doğrultusunda değerlendirmek mümkün. Fikir üretip düşüncemizi ortaya koymak da öyle…
Karabasan kılıklı düşüncelerin, hırsların, sınırsız zenginlik hayallerinin sonu gelmeyen ve insanın en büyük hayal kırıklığı yaşadığı uğraşlar olduğunu hatırlatmadan geçemeyeceğim. Her daim zirve, güç, zenginlik peşinde mücadele verip, nasıl olsa eninde sonunda saygıyı, sevgiyi, erdemi “satın alırım” düşünceleri her daim kaybetmiştir.
Yaşamın, şehirlerin, ülkelerin planlanarak, üreterek, eğitilerek ilerlediğini sağır sultan dahi biliyor. Büyük oyalama, büyük üniversiteler; yani büyük binalar yeterli olmuyor; bu yolun nereye gittiğini bilmek adına…
Büyük kütüphaneler, gözlem evleri, araştırma alanları, sanat evleri, ilim alanları gerekiyor. Bu yol nereye gider? Bizim yolumuzu kim tayin eder? Bir türlü kabuğumuzu kırma becerisi gösteremeden; Avrupa ile Asya arasında sıkışmış; hayran budalası yaşamlarla, kendi kendimizi linç etmekten başka bir ilerleme gösteremiyoruz.
Bir saat uzakta bulunan komşu ülkelere; Bulgaristan, Yunanistan gitmek için vize mücadelesi veriyoruz. Seyahat etme bilincimiz, kolaylığımız, irademiz, imkânlarımız hep kısıtlı. Sadece ayrılıklı bir sınıf yaratma peşinde olanlar; pasaportları bile renklere ayırmışlar; geçilen, girilen kapıları ayırdıkları gibi…
Millet ismi geçince; efendi, asil sayılan insanımız; şehirler, ülkeler arası seyahat edeceği zaman dahi yok sayılabiliyor. Milletin kendisi, kendini hor görüyorsa, kendi yolunu sorgulamıyor, sadece mirasının, payının, baş döndürücü kolay zenginliğin peşindeyse; yolumuzu hep başkaları belirleyeceği de bellidir…
ENVER PAŞA EFSANESİ
————————————–
Büyük hayallerin, düşlerin gerçekleşme durumu yoksa olmamışsa, onları büyük hale getiren insanların çöküşü; sönüşü de büyük oluyor.
1 Eylül 1920’da Bakü’de Kurultay yapılmaktadır. Kurultay bir tiyatro salonunda yapılmaktadır. Orada kimler yoktur ki; Yahudi bir Rus âlemi; Palloviç, Zinovyef, Radek, Azerbeycanlı Abilof, Türkistanlı Feyzullah Hoca, Ikramof, Dr.Neriman Nerimanof.
Şevket Süreyya Aydemir ve o günün efsanesi Enver Paşa da oradaydı. Şevket Süreyya Aydemir’in gözlemleri; o gün o kurultay salonunda bir köşede görülen Enver Paşa efsanesinin çökme sürecinin başladığını da resmediyor.
Enver Paşa kurultaya çağrıldığı halde ona konuşma görevi verilmemişti. Şarklının gözünde bir efsaneye dönüşmüş insanın, bir köşede, süklüm püklüm duruyor oluşu, Şevket Süreyya Aydemir’in şu yorumuyla daha iyi anlaşılıyor;
“ Çünkü Şarklının gözünde sahip yahut Hüdavend, ancak tapılacak yerde olduğu, hükmünü yürütebildiği zaman kudrettir. Put, yere düştüğü gün, bütün sihrini kaybeder.
Enver Paşa için de öyle oldu. Onu ilk göründe heyecandan sarsılanlar, biraz vakit geçip de, kahramanlarını ihmal edilmiş yahut da bütün insanlardan biri gibi görünce yadırgamaya başladılar. Bunun için Enver Paşa da gittikçe çekingen, hatta daha şaşırmış bir hal aldı. Yüzü sakin olmaktan ziyade somurtkandı.”