İN-SANAT BAHÇESİ–213

Yayınlama: 16.03.2019 10:58
A+
A-

VAROLUŞ ZORUNLU DEĞİLDİR

——————————————-

 

Sartre, insan denen canlının düşün dünyasını “bulantı” isminde kitabıyla çoktan beri bulandırmaya devam ediyor.

 

Var oluş zorunluluk değildir, diyor! Kendi var oluşumuzun vazgeçilmez efendiliğine soyunmuş bizler için ne büyük hayal kırıklığı. Sanki dünyanın en merkezinde bizmişiz gibi! İnsandan çok önce de var olan gezegen ve evren, göbeğini oynatarak gülüyordur bizlerin haline…

 

Zeus bile insanın savaşını kendi tepesinden; Kaz Dağlarından seyretmeyi tercih ediyor. Sartre bulantı kavramını, bizim üzerimizde ki etkiyi görmek, anlamak veya ölçmek adına devam ediyor;

 

“ Var olmak, burada olmaktır sadece, var olanlar ortaya çıkarlar, onlara rastlanabilir, ama hiçbir zaman çıkarsayamayız onları.”

 

Ne çok kavramlara tutunduk, kendimizi tarif etmek adına. Ne ölümsüz hikâyeler, ölümsüz tanrılar yarattık; destanlarda, ölümü arayanlardan tutun da, yarı ölümlü tanrı insanlara kadar… Hepsinin sonunda, Sartre’nin bulantısına yaklaşır gibi oluyoruz…

 

Belki de yaşamın, evrimin destansı seçeneklerinden; milyarlarca değişiminden sadece bir toz parçacığı; yıldız tozlarından, uçsuz bucaksız alanlardan gelip, bu gezegende mucize gibi görünen, insanın düşünce, analiz etme yoluyla ortaya koymaya çalıştığımız hikâyeyi anlam yükleme çabalarıyla sürüp giden güzel veya kötü sayılan bir yudum ömürler içinde dolanıp duruyoruz.

 

EVRENSEL İNSAN

———————————–

 

Ne çok duyarız; yarı aydınların şafak ışıklarında bu seslenişi;”Ben evrenselim” , “Dünyalıyım” Şuyum, buyum derken, ne büyük yaman çelişkileri de birlikte sürükleriz…

 

Goethe, evrensel insana uzanan kavramı bir güzel izah eder anlamak isteyene;

 

“ İnsan kendini ancak dünyayı tanıdığı ölçüde bilir. Dünyayı da ancak kendi içinde bilir ve ancak dünya içinde kendisinin farkındadır. Gerçekten tanınan her yeni nesne, kendi içimizde bir organın önünü açar.”

 

Dr. Sassall hastaları ile kendi arasında her daim bağ kurar. Zıtlıkları, ortak yanları anlamaya, anlatmaya çalışır. Ve sıklıkla şu soruyu sorar; Sürdürdükleri hayatları hak ediyorlar mı, yoksa daha iyisine mi layıklar?

 

Bu soruyu sorar sormasına da, yine hep, onların daha iyi bir hayatı hak ettiklerinin yanında olur; bu çaba ile işini yapar.

 

Kendini zorlayan, kendi ideallerinin peşinde koşan her insanın dünyayı tanıyıp algıladıkça bir başka engeli daha aştığı, sınırları, tabuları kaldırım yok ettiği ortadadır…

 

Buraya uygun olmayan bir tek şey var; düşünen, kavrayan, çoğaltan insanın bu kadar çabuk bir süreliğine var olup, yok oluş döngüsü içinde yitip gitmesi…

,

Bizlerin tam olarak anlayamayacağı bu değişim veya hastalık, bir gün çözüldüğünde başka sıkıntılardan da söz eden önemli anlatımlar var. İnsanın iç sıkıntısı; ölümsüz hale gelecek bir insanın bu iç sıkıntıya ne kadar dayanacağı da ayrı bir tartışma konusu…

 

Evrensel insan olmak; ne çok yük ve kendi içinde zıtlıkları, öğretileri, baskıları alt etme çabalarıyla yüzleşip, ne büyük heyecan ve arınış, coşku biçimi…

 

Bütün sözlerimiz, düşüncelerimiz en hakiki gerçeği ancak eylemsel alanda bulabilir ve yeşertebiliriz. Geri kalan, söylem ve su üzerine yazmaktan öteye gidemez. Evrene, dünyaya bakış açımız, güne, geceye, yaşamın özüne yansımaya başladığı an; yansımalarımızla başımız dönmeye başlar; tıpkı, Erik Satie’nin piyonu müziğini dinlerken, Ganoslar-Işıklar Dağlarından toplanan adaçayı tütsüsü içinde, başkalaşım sancılarıyla yüzleşirken ortaya çıkan sarhoş duygular gibi bir şey…

Marka Flower Çiçekçi