Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
Aşağı yukarı her gün Vagon Cafe’nin ya yanından geçiyor, ya da uğrayıp orada biraz vakit geçiriyorum. Deniz hep aynı deniz ve rüzgâr bildiğimiz rüzgâr. Ama belli zamanlarda kıyının Vagon Cafe tarafında yosunlar birikiyor. Zamanı, kısacası mevsimi gelince deniz bu yosunları getiriyor; saklamadan, gizlemeden tabi döngüsü içinde yapıyor bunu.
Doğa kendi doğal döngüsü içinde bunları yaparken bizler ne yapıyoruz?
Belediyenin temizlik işçileri her gün hemen aynı saatlerde geliyor. Küreklerle, tırmıklarla ve çuvallarla bir sürü emek harcanıyor… Denizden geleni karaya, karadan kamyona taşımak için bedenlerini ortaya koyuyorlar. Yosunlar, ilk zamanlar azdı, kısa sürede bitiyordu. Şimdi yüzlerce kilo ve her gün. Aynı insanlar, aynı şartlar ve aynı bel ağrıları…
Ortada, yanı görünen bir temizlik olduğunu varsaysak da bu temizlik değil. Kırımızı yosunların insanlarla savaşı, demek daha doğru…
Bu çağda, bilginin, teknolojinin zirve yaptığı zamanlarda bu savaş yaşanmaması gerekir. Deniz yüzeyinden yosun toplayan botlar var. Suyu alıp yosunu ayıran sistemler var. Yosun karaya çıkmadan alınabilinir; koku olmaz, görüntü kirliliği olmaz, çürüme olmaz. En önemlisi de yosun çöpe gitmez. Kurutulur, öğütülür, parklarda, bahçelerde, tarımda gübre olur. Kısacası dostlarım; deniz kazanır, işçi kazanır, şehir kazanır.
Ama biz ne yapıyoruz? Seçilecek en zorlu yola başvuruyoruz. Yani, en eski yolu seçiyoruz. En çok insanı yoran yolu…
Aynı bakış açısı, Tekirdağ Valiliği’nin önünde yıllardır duruyor. Bunu ilk kez yazmıyorum. Daha önceleri de yazmıştım. Değişen bir şey olmadı.
Valiliğin önünde dut ağaçları var. Bütün yaz boyunca meyve veriyorlar. Her gün yere düşen siyah dutlar, tertemiz taşları boyuyor. Kaygan, inatçı ve çıkması çok zor. Orası her gün tertemiz olması gereken bir alan. Devletin vitrini. Her sabah temizlik iççileri gelip temizliyor temizlemesine ama ardından yine oluyor, yine devam ediyor yere düşmeye yazgılı olgun dutlar…
Bu uğraşı kim veriyor? Her zaman olduğu gibi yine temizlik işçileri.
Tekirdağ Valiliği’nin önüne, meyvesi bol, yere dökülen bir ağaç dikmek neyin planıdır? Bu doğa sevgisi değildir. Bu,”nasıl olsa temizlerler” rahatlığıdır. Yani mesele dut ağacı değil; yanlış yerde dut ağacıdır.
Şehir planlanırken gölge ve estetik düşünülmüş, görüntü düşünülmüş; ama emeğin bedeli düşünülmemiş. Bir işçinin her gün aynı taşı kazıması, buraya yüzlerce kilo su harcaması, sanki görünmezmiş gibi kabul edilmiş.
Şimdi de bu tabloya kırmızı yosunlar eklendi. Daha yakından baksak, bu şekilde, bu tabloya ekleyeceğimiz kim bilir kaç bel ağrısı, artık eskide kalmış güç sarfiyatı buluruz?
Uygar belediyecilik,”temiz görünüyor mu” diye bakmaz! Uygar belediyecilik,”bu temizlik kimin sırtından çıkıyor” diye sorar.
Bugün yapılacaklar çok açık: Yosun, denizden botla toplanır. Karaya çıkmadan ayrıştırılır. Gübreye dönüştürülür. Valilik önüne, meyve dökmeyen, gölge veren ağaçlar dikilir. İşçinin beli korunur…
Bütün bunlar ne para meselesi, ne de teknoloji masalıdır. Bunlar, insanı merkeze koyup koymama meselesidir. Akşam oluyor, deniz yine yerinde duruyor, dut ağacı yine meyvesini döküyor. Şehir susuyor ve yorgunluk, eğik bedenli işçiler evlerine gidiyor.
Kırmızı yosunlar yine gelir. Ama sorun şudur, biz yine yere eğilenin kaderine mi bakacağız, yoksa bir gün bu şehir yükünü aklıyla mı kaldıracak? İnsanı yıpratmadan, insanı, emeği yok saymadan şehircilik planları yapabilmek, bir şehrin uygar şehirlerarasında olduğunun en çıplak, en asil kanıtıdır…