MAVİ, SOĞUK ve ISLAK BİR GECE

Yayınlama: 03.12.2022 22:16
A+
A-

Çocuklar, çocukluk hallerinin en lezzetli yıllarında hep sığınılacak bir yer, loş, kuytu bir köşe ararlar. Belli ki içimizdeki atomların kim bilir kaç milyon, milyar yıllık yolculuklarının en tatlı kırılma anı, kendi kuytu köşene sokulmak. Belki de içgüdüsel bir gizlenme, yaşamın içinde kalma, kalabilme sanatı…

1998 yılında izleyiciyle buluşan The Postman-HABERCİ filmi, bazı sahneleriyle tam manasıyla çocukluğumda sığınmak istediğim yerlerin bir başka benzeri çekiciliğini oluşturdu. Neredeyse her yıl izleyip de “ Bu filmde tam olarak ne buluyorum?” dediğim, ama dönüp dolaşın en çok 44.dakikadaki sahneye takılı kaldığımı itiraf etmeliyim…

Kevin Costner’in yönettiği ve başrolünde oynadığı Haberci filmi, bilgisayarlar sayesinde durdurarak, günler süren eşelenme, bekleme ve demlenme yöntemiyle izliyorum. Kısacası, zaman öldürmek, can sıkıntısı gidermek veya oyalanmak için değil.

Zihnime yerleşen sinema, sanat tadı adına, mavi bir gecenin soğuk karanlığı ve yağmur altında kuru, sıcak bir yer arayan başrol oyuncusu boğuşurken hayatta kalmak adına, insan denen canlının içerisinde bir güdünün-dürtünün, seçeneğin, tercihin, belki de deneysel bir şeyin-şeylerin uyanmasına yol açıyor.

Mavi ve karanlık bir gece içerisinde, soğuk ve yağmuru iliklerine kadar hissettiği ve o anda çıkış yolu arayan, hayatta kalmak isteyen film kahramanın ayağı kayıyor. Aşağılara, daha kuytu ve daha karanlık olan ağaçlık, çalılık olan yere yuvarlanıyor.

Karşılaştığı şey, yıllar önce bir kaza sonucu posta aracı ile oraya yuvarlanıp, araç içinde ölen postacının iskeleti. Soğuktan titreyen, donma belirtileri gösteren adam, tıpkı çocuğun aradığı köşeyi, sığınağı bulmuşcasına ön cam zar zor aralayıp içeriye süzülüyor.

Şoför koltuğunda yıllar önce ölmüş olan postacı iskeleti, sükûnet içinde, tepkisiz ve soluksuz bir şekilde duruyor. Postacı şapkası, kabanı, çantası ve teslim edemediği mektupları orada… Ve bir çakmak, birkaç yudum viski…

Soğuktan üşümüş, yağmurdan ıslanmış adam araçtan içeriye süzüldüğünde, koltuğa geçer geçmez, iskelet haldeki postacıya sesleniyor;

—Hey, ne haber?

Ses vermeyen, veremeyen iskeletin üzerinde bulunan deri kabanı hızla alıyor. Çakmak yere düşer. Titreyen, uyuşmuş elleriyle çakmağı yakmaya çalışıyor. Ve sonunda başarır. Bir küçük alev, birkaç kâğıt parçacığının ışığı ve sıcaklığı, dünya gezegenine yaşam taşıyan bütün seçenekler ( ısı, ışık, su, toprak, hava) kadar değerli gelir soğuktan donacak durumda olan titreyen adama.

Çakmak yanarken küçük viski veya konyak şişesini de görür. Gülümser, belki de insanlığın yaşam karşısında ihmal ettiği eksik-yarım kalmış veya hiç yapılmamış bütün gülümsemeler hatırına…

Ne çok beklenti ve sıkışmışlık yaşıyor insanlık. Kendisini, çevresini, doğayı öldüre öldüre geldi yaşamın bu tarafına ve bu zamana. Sanata ait bütün eserler de insanın öyküleri, dönüşümleri sayesinde oluşmuyor mu?

Ama yine de soruyorum kendime; tam olarak bu sahnede ne buluyorum ben? Mavi karanlık, soğuk ve yağmurlu gecenin içinde titreyen kahramanı, kuru bir yerden, sımsıcak bir gezegenin içinden izlemenin yüce bencilliğine mi teslim oldum?

Yoksa çocukluğumuzda aradığımız küçük dar yerlere sığınma, kuru ve güvenli bir yuva çok ötelere, insanın en yabanıl zamanlarına doğru uzanan kalıntıların eşelenmesi mi bilemedim…

Sinema filmleri içerisinde farklı amaçlar, hoşlanmadığımız sahneler ne kadar çok olursa olsun, içeriği, konusu, oyuncuları nitelikliyse, bilin ki orada toplanacak mineraller, vitaminler, proteinler de çok değerlidir…

O meşhur sözdeki gibi; “ Her karanlık gecenin bir şafağı vardır…” Belki de sıradan bir film, kitap, tiyatro sahnesi; sonsuza kadar yitirdiğinizi sandığınız o şafak vaktini size hediye edecektir; kim bilir…

 

 

Marka Flower Çiçekçi