Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
[responsivevoice_button voice=”Turkish Female” buttontext=”Oku”]
Tekirdağ büyüdükçe başındaki dertler de büyüyor. Doğası kirlendikçe kirleniyor… Ergene Nehri çoktandır kaybedilmiş, ölü nehir olmanın yanında bölgemiz kanser hastalıklarına yakalanma yönünde en önlerde koşuyor…
Tekirdağ’ın geçmişini anlatan bir eser; Tekirdağ’ın Eski Günleri; Mahmut Sümer;1960’lı yılların sonunda yazmış olduğu Tekirdağ’ı anlatan anıları okuyunca, ne çok şey kaybettiğimizi görüyorum.
İnsanın içi sızlıyor. Neredeyse tüm Tekirdağ çevresi fazla değil; 40–50 yıl önce; bağ, bahçe bostanlık olmanın yanında her yerinden suların aktığı bir yerken; şimdi her yer istila edilmeye bekler bir halde, güya şehrimiz büyürken, insanımız, bölgesinden, yöresinden, değerlerinden ve zenginliklerinden ise hızla uzaklaşarak küçülüyor…
Yaşadığımız yerin geçmişte kalan birkaç güzelliğini, Mahmut Sümer’in gözünden aktarmak istiyorum. Şehrimizin batı tarafında Hazar Ağa isimli bir Ermeni’ye ait bahçe, bir Rum vatandaşımıza ait Gızgız bahçesi, aynı zamanda Vakıf bahçesi olarak bilinen yere; fayton ve landonlarla gidilirdi.
Kısacası o günkü ulaşım; atların, öküzlerin çektikleri dört tekerlekli veya körüklü arabalarla yapılırdı. Yakındaki mesire yerlerine, meyve bahçelerine ise yürüyerek gidilirdi…
Bu bahçelere gitmek istemeyenler ise bugünkü Sanat Okulu’nun bulunduğu yerdeki ağaçlık geniş yere giderlerdi. Aileler yemeklerini evlerinden getirir, ağaçlık ve sulak bölgesine Cuma günleri gidilir çok güzel vakit geçirmenin yanında; insanlarımız birbiriyle, yan yana eğlenir, sohbet eder, dinlenirdi…
Barbaros sahil yolunda; ön ve arka tarafa yapılmış setler üzerine oturan insanlar, gelen geçeni, denizi seyreder, özellikle mehtaplı gecelerde ayrı eğlenceler yapılırdı. Çifte söğütler mevkiinde at yarışları yapılır, özellikle yaz aylarında mehtabın olduğu zamanlarda oldukça kalabalık olurdu bu yerler…
Kısacası dostlarım; Tekirdağ halkı; yaklaşık 50–60 yıl önce; bağına, bostanına, mesire yerlerine zevkle, eğlenerek giderdi. Yoksul sandığımız yıllarda ki göz ve gönül tokluğu bugünün insanında olmayacak derece fazlaydı.
O günün Tekirdağ’ı bugünkü nüfusun çok altında olduğu halde; insanlar, sadece bağlara, bostanlara, eğlence yerlerine çıkmaz, çarşısına, sahiline de çıkarlardı. Herkes birbirinin ismiyle, lakabıyla tanır, şakaların ayrı bir düzeyi, yardımlaşmaların ayrı bir gönül hoşluğu yaşanırdı.
Ya şimdi? 21.yüzyılın içerisinde daha zengin görüntülü Tekirdağ, nüfusu artmaktan öte hangi başarıyı, gelişmeyi; sosyal, kültürel, bilimsel yakalaya bildi?
İnsanlarımız daha insan daha uygar gibi görünürken birbirlerine çok daha yabancı. Neredeyse mahalle kültürü denen bir şey yok… Çarşı kültürü, her şehirde merkezde yaşayanlar, iş yapanlar bu sosyal kültüre sahip olurken; bizim ÇARŞI denen yerimiz, yöneticilerin, ileri gelenlerin gözleri önünde ölüyor; inliyor, duyan ve gören yok…
Ne diyelim! Bugünün yöneticilerinin bürokrat takımı;” Ne şiş yansın, ne kebap!” diyen bir insan tipine dönüştü… Yöneticiler de, günü kurtarma ve koltuğu kaptırmama derdine kul-köle olduğu için; yabancılaşıyoruz ve betona, çeliğe, demire teslim olmuş vaziyette, zenginken yoksul hale düşüyoruz…