ÖLÜM’ÜN İŞİ ÇOKTUR

Yayınlama: 03.04.2019 16:57
A+
A-

Kıyamet gibi insan; insanlar öldü yeryüzünde. Doğal, yaşlılık sebeplerinden olduğu kadar doğal olmayan yüzlerce ölüm nedeni var bu mavi dünyada.

 

Birçoğu, yüzleşemeyecek kadar, ölüm çeşitleri vardır. Yakın zaman önce şehrimizde Emekçi Kadınlar Günü kutlanırken, erkekler tarafından katledilmiş beş kadının fotoğrafı gösterildi. Ölüm nedenleri, öldürülüş biçimleri; hemen hemen herkesin başlarından çok gözleri öne eğildi.

 

Akdeniz, Ege Denizi; göçmenlerin ölü bedenleriyle kutsanıyor; neredeyse her gün; daha iyi yaşam adına, ölümden kaçarken tutuldukları ölüm çeşitlerini tüm dünyaya bir sinema sahnesi kadar hayali, perdesel ve uzak, seyrettiriyorlar.

 

Ölümün nedenlerini öldürüş biçimlerinde bulabiliriz. Haklı birçok sebep; namus, onur, toprak, hırs, kin, nefret adına…

 

Ölüm ne kadar savurgan olursa olsun, yaşam; ondan çok daha doğurgan. Kıyamet gibi hastalıklar, toplu ölümler, salgınlar sayesinde insanlığı kırdı geçirdi. O büyük savaşlar; sadece Bir ve İkinci Dünya Savaşında elli milyon insan…

 

Ölümün bu kadar çok yaygın olduğu dünyamızda, ölmek istediği halde ölmeyenler de var. Ayşe Ninem; nam-ı diğer Halim Ayşe; yüz yaşını bulan yaşam yolculuğunun neredeyse yirmi yılı;”Allah’ım benim de canımı al!” diyerek geçse de, ölümün işi o kadar çoktu ki; Âlim Ayşe’ye yüz yıl yaşama fırsatı verdi.” Torunu Hasan; ancak 33 yıl, damadı Yusuf ise 58 yıl yaşayabildi…

 

Ölümün işi çoktur çok olmasına ama bazı insanlara sıra zor gelir. O kadar uğraşırlar, o kadar seslenirler ölüme; bir türlü kapılarını çalmaz, uğramaz yaşamın o acılı haline; hiç acımaz.

 

Böyle bir hikâyenin; Canterburuy Hikâyeleri; Chaucer’in kahramanı Afnameci’de durmadan seslenir ölümü;

 

“Sürekli anamın evinin kapısına varıyor, yere

Vuruyorum bastonumla hem de kaç kere;

‘Anacığım’,diyorum,’ne olur beni içeri al.”

 

Anası, çoktan ölmüş, toprağın özüne süzülmektedir. Evlat ise durmadan onun kapısında yalvarır durur; ‘Anacağım’,diyorum; ‘ne olur beni içeri al.”

 

Kahramanımız ölümün yoldaşı olsa bile, isteği kabul edilmemiştir. Belli ki daha çok çaba harcayacaktır.

 

Bir başka kahraman; İngmar Bergman’ın Yedinci Mühür filminde karşımıza çıkar. Onun çabası ise çok farklıdır. Ölümü kandırmak, oyalamak, savaştan sonra çocuklarına, eşine ulaşıp onlarla biraz daha vakit geçirmek ister.

 

Ölümü kandırmak için satranca davet eder; Bergman’ın yarattığı kahraman;14.yüzyılın ortaları; gökte siyah bir kuş uçar. Kasvetlidir gökyüzü…

 

Veba denen hastalık önüne geleni ölümle buluşturuyordu. Ölümün işinin en fazla olduğu zamanlardı. Bir taraftan insanın insanla olan büyük savaşları, bir taraftan hastalıkların insan neslini yok etme çabaları. Belki de daha sıhhatli olanlara şans vermek; kıt imkânların en iyilere kalmasına yer açmak; kim bilir…

 

Gökyüzü kasvetli, sahile uzanmış savaş yorgunu bir asker, yanı başında oynamaya hazır satranç tahtası ve taşları. Ölüm ise biraz ötesinde; yedi meleğin borazanları çalmasıyla görev başındadır.

 

Asker sorar; “Kimsin sen? Ben ölümüm; diye bir cevap duyar. Benim için mi geldin? Uzun zamandır senin yanındaydım! Biliyorum. Hazır mısın? Bedenim korkuyor, ben değil! Bir dakika dur! Hep öyle dersiniz! Ama ben süre tanımam! Satranç oynuyorsun? Nasıl bildin? Nasıl mı; resimlerden ve dinlediğim şarkılardan.”

 

Ölüm, ilk kez duraksar; böyle bir soru, konuşma onu da cezp eder ve usta bir satranç oyuncusu olduğunu kabul eder.

 

Asker onu kışkırtmak ister;” Ama yine de benden iyi olamazsın! Benimle neden satranç oynayacaksın? O benim meselem! Haklısın! Sana karşı koyabildiğim sürece canımı almayacaksın! Yenersem peşimi bırakacaksın.”

 

Ve oyun başlar; aslında hepimize, yaşama dâhil olanların tamamına verilen süredir bu oyun… Bin bir türlü derdi, sorunu iç içe geçirip, durmadan yaşamı öldürdüğümüzü unutur da, en sonunda ölümden biraz daha müsaade isteriz. Oysa bin yıl daha verilse, insanın sorunu yaşamalıdır. Sanattan, felsefeden uzak duruşunun öyküsü; yavan, kırılgan ve bezdiricidir…

Marka Flower Çiçekçi