Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
Aziz Ateş denildiğinde zihnimde bir dize beliriyor. Onun yaşamında şiir, okunduktan sonra rafa kaldırılan bir metin değildi. Konuşulan bir dildi. Kepirtepe mezunu bir öğretmendi ama öğretmenliği ders anlatmaktan öte bir şeydi. İnsana, sözcüğe ve zamana karşı sorumluluk hissedenlerdendi. Sadece hafızası güçlü değil, hatırlanacak eserlere önem vermeyi iyi bilirdi.
Aziz Ateş’le kurmuş olduğumuz dostluk hiçbir zaman yüksek sesli olmadı. Aynı zamanda bir manzaraya, bir konuya bakıp da derin derin susmayı bilen bir dostluktu bizimkisi. Topağaç’ta bulunan yazlığının en üst katında, denize bakan bir masada geçirilen akşamlar hâla hafızamdadır. Gün batarken sözcükler azalıyor, şiir kendiliğinden masaya oturuyordu.
Öğrencileriyle kurduğu bağ, bu şiirli halin en gerçekçi uzantısıdır. Emekli olduktan sonra öğrencilerin tarafından aranan telefonlara sıradan bir “alo” ile değil, Ahmet Muhip Dıranas’tan bir dizeyle karşılık verirdi:
“ Yeşil pencerenden bir gül at bana/Işıklar ile dolsun kalbimin için…”
Öğrencisinden gelen cevap ise şaşmaz bir şekilde o şiirin devamıydı:
“Geldim işte mevsim gibi kapına/Gözlerimde bulut, saçlarımda çiğ…”
Aziz Ateş’in emekli olduktan sonra dahi öğrencileriyle birbirini aradıklarında yapmış oldukları bu görüşme, bir edebiyat gösterisi değildi. Bu, şiirle kurulmuş bir selamlaşma biçimiydi. Seranad, Aziz Ateş’in sesinde bir şiir olmaktan çıkar, bir hal-hatır sorma cümlesine dönüşüyordu. Dıranas’ın şiirindeki o seslenme hali, Aziz Ateş’in dünyasına çok yakışıyordu.
Akşam çökmeye başladığında, Topağaç’ta Aziz Ateş’in yazlığının en üst katında, başka bir şiir dolaşırdı masanın etrafında. Cahit Sıtkı Tarancı’nın sesi…
“Haydi, Abbas, vakit tamam; akşam diyordun işte oldu akşam.”
Bu dize söylenirken akşam, saat olmaktan çıkardı. Bir eşik haline gelirdi. Aziz Ateş’i Cahit Sıtkı’ya yaklaştıran şey ölüm düşüncesinden çok, zamanla kurulan o sert yüzleşmeydi. Akşam, onun için bir son değil; insanın kendine dürüst olmak zorunda kaldığı andı.
Tam da o anlarda sohbet bugüne doğru yaklaşır, süzülürdü. Aziz Ateş, Yılmaz Erdoğan’da söz etmeye başlardı. Ne yüceltir, ne de küçümserdi.
“Onun şiiri” derdi, “İnsanı zorlamaz. Umut dağıtmaz ama ihtimali de inkâr etmez.”
Sonra sesi iyice kısılır, sanki şiir okumaz da kendi cümlesiymiş gibi o bildik şiirden birkaç dize okurdu:
“ Ben senin,
Beni sevebilme ihtimalini sevdim.”
Bu dizenin ardından genelde konuşma kesilirdi. Çünkü o cümle, hem şiir, hem de dostluğun kısa bir tarifiydi. Aziz Ateş’e göre Yılmaz Erdoğan’ın şairliği tam da buradaydı: Kesinlikler kurmayan, büyük laflar etmeyen ama insanı hayata bağlayan küçük ihtimalleri önemsemesinde.
“Cahit Sıtkı,” derdi, ”akşam haberi verir; insana vaktin geldiğini söyler. Yılmaz Erdoğan ise şunu hatırlatır: Henüz her şey bitmiş olmayabilir” Ve ardından eklerdi: “ Şiir dediğin bazen sevilmeyi değil, sevilme ihtimalini savunur.”
2018’de bir şubat günü aramızdan ayrıldı Aziz Ateş. Bazı insanlar gitmez; bir masada eksik kalan sandalyeye dönüşür, bir dizede yeniden konuşur. Bugün Seranad’ı duyan bir gencin duraksamasında, Haydi Abbas’ı mırıldanan bir dostun iç çekişinde, Yılmaz Erdoğan’dan bir dizeyle içini yoklayan bir insanın sesinde hâla oradadır.
Şiiri sevmeyenlerin bile bu dizelere yaklaşmak istemesi boşuna değil. Çünkü burada şiirden önce insan var. Dostluk var. Ve acele etmeyen yaşanmış bir hayat…
Aziz Ateş’in bize bıraktığı tam olarak budur:
Şiiri hayattan ayırmadan sevmek ve dostluğu, sözcükleri hoyratça kullanmadan korumak…