Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
Sanat tarihinde bazı eserler, onlar artık tuvalden veya mermerden ibaret değildir. İnsanlık hafızasının ortak bir parçası, kolektif bir duygunun evrensel sembolü haline gelmişlerdir. Edvard Munch’ün “Çığlık” tablosu, bu eserlerin başında gelir.1893’te,Norveç’in kan kırmızısı göğü altında, doğanın sonsuz çığlığını ruhunun en derinlerinde hisseden sanatçının o anki dehşetini, varoluşsal kaygısını resmettiği o eser… İnce uzun elleriyle şakaklarını tutan, gözleri dehşetle açılmış, ağzı sessiz bir feryada aralanmış o suret, hepimize bir yerlerden tanıdıktır.
Munch, o anı,”korku içinde tir tir titreyerek” doğanın içinden geçen o sonsuz çığlığı hissettiği bir tükenmişlik ve yalnızlık anı olarak tarif eder. Bu çığlık, kişisel acıdan çık daha fazlasıdır; modern insanın doğa ve evren karşısındaki çaresizliğinin, anlam arayışının ve içsel parçalanmasının bir feryadıdır.
Geçenlerde bir akşam, gün batımının Munch’un paletini andıran renkleriyle kızıla boyadığı göğün altında, balkonumdan bu feryadın bambaşka çeşidine tanık oldum. Sanat, müzeleri ve galerileri aşıp sokağıma inmişti sanki. Aşağıda, yokuş yukarı ilerleyen bir anne ve yanında on altı yaşlarındaki kızı yürüyordu. Ancak bu bir yürüyüş değil, kelimelerden örülmüş bir giyotin, öldürme arcı gibiydi. Annenin ağzından dökülen her cümle, kızının geç kalmışlığına ve bir erkek arkadaşıyla görülmüş olmasına dair birer infaz hükmüydü.
İlk bakışta öfkeli bir annenin sıradan bir azarlaması gibi görülebilirdi. Fakat sanatın bize öğrettiği gibi, yüzeyin altına bakınca asıl manzara ortaya çıkıyor. O anneye daha dikkatli bakınca gördüğüm şey, öfke değil, katıksız bir korkuydu. Yüzündeki güvenilir, düzgün hatların ardına gizlenmiş o korkunç korku, kızının bir yanlışlığı değil, o yanlış “başkaları” tarafından nasıl görüleceğine aitti. Eşinin, komşularının, yani soyut ama bir o kadar zalim olan “elalem” mahkemesinin ne diyeceği korkusuydu bu. Munch’un kan kırmızısı gökyüzü, bu annenin zihninde “Elalem ne der?” fırçasıyla boşanmıştı. Kendi aklını ve bilincini geliştirmeye başlayan kızının masum bir flörtünü, ahlaki bir çöküş, neredeyse bir felaket olarak içselleştirmesi bu yüzdendi. O kadın, aslında kendi korkularının esiriydi ve o an kendi sessiz çığlığını atıyordu.
Ve kız… O masumiyetle dolu, anlam veremeyen bakışları… Annesinin yüzüne değil, sanki sonsuzluğa bakıyordu. Eğer o an bir sesi olsaydı, o ses Munch’un hissettiği o doğanın çığlığı olurdu. Şöyle fısıldayan bir çığlık: “ Anne, ben ne yaptım? Bir arkadaşımla sahilde el ele tutuşmak nasıl bir kötülük olabilir? Lütfen bunu bana anlatır mısın anne?”
İşte o an anladım ki,”Çığlık” tablosu sadece bir veya dört tane değildir. O,her gün farklı suretlerde, farklı sokaklarda yeniden çizilir. Bazen varoluşsal bir sancıyla bir köprünün üzerinde, bazen de toplumsal baskının kurbanı olan bir gencin sessizliğinde belirir.
Felsefenin bize sorduğu “ Ben kimim?” sorusuna karşı toplumun dayattığı “ Başkaları için kim olmalıyım?” cevabının çatışmasıdır bu…
Munch’un dehası, bize bu anları okuyabileceğimiz bir alfabe vermesidir. O tablo sayesinde, bir balkondan şahit olduğum o an, sıradan bir sokak kavgası olmaktan çıkıp, insanlık durumuna dair trajik bir piyese dönüştü. Sanat, bize görmeyi öğretir. Belki de asıl sanat, o sessiz çığlıkları duyabilmektir. Sokağımızdan geçen, yanımızda oturan ya da aynada bize bakan yüzlerdeki o sessiz feryatları…