Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
Amerikalı şehir sosyologu Robert Ezra Park, şehirlerin özünü, duruşunu, var oluşunu vurgulamak adına şöyle bir sözü tarihe not düşer;
“ İnsan, şehirleri inşa ederken, aynı zamanda kendini de inşa eder.”
Tekirdağ’da yaşayan, bu şehri otel kabul etmeyen, neredeyse 15 yıllık göz ve zihin nuru ile yazmaktan bıkmayan yerel bir yazar olarak ne hazindir ki şehrimizi inşa etmekten öte, bir otel, pansiyon gibi gören yöneticilerin elem dolu tanıklığını yapmaktayım.
Tam manasıyla kırk yıl içerisinde gözlerimizin önünde, muhteşem güzelliğe sahip ahşap binalarımız yok oldular… Kül oldular… Ziyan oldular… Var olan ahşap mimariyi koruyamayan ANLAYIŞ ve İRADE, yeni yapılarla başyapıtlara imza atabilir mi?
Kötünün iyisi olarak övdüğümüz, övündüğümüz yerlerdeki insan, mimari, sevgi, hizmet eksikliklerini anlatmaya, eleştirmeye sıra bile gelmiyor! Neden mi? Kötünün iyisine bile muhtaç kıldığımızdan…
Vilayet binamızın ön bahçesi, geçmiş yıllarda düzenleme geçirdi. Tam bir trajikomedi yaşandı bu düzenlemede. Bir sürü yetişkin ve çok özel çam ağaçları ya kesildi, ya kurumalarına göz yumuldu. Yakın zaman önce eski belediye binamız yıkıldı. Onun yan tarafında; arkasında önünde çok güzel ve yaşları yarım yüzyılı aşmış bir sürü çam ağacı vardı. Park, otopark yapalım derken, bir başka trajikomedi yaşandı. Ağaçların büyük bölümü kesildiği gibi kalanlar da kuruyor…
Peki, ama nasıl bir şehir istiyoruz? Betonu, asfaltı, sıcaklarda yanıp kavrulan, rüzgâr estiğinde toz, kum, çamur saçılan bir şehir mi? Yağmur yağdığında romantizmi yok eden, kaldırımlarında iki kişinin yan yana yürüyemediği bir şehir mi?
Estetik değerler adına, mimariden, mühendislikten çok uzak, renk uyumunu bir kenara bırakın, birçok binamızın sıvasının bile olmadığı; gelişi güzel asılan, takılan, çakılan tabela ve klimaların korkunç kirlilik ve tehlike doğurduğu bir şehir mi?
Bütün bu olumsuz özellikler üzgünüm ki bizim şehrimiz Tekirdağ Süleymanpaşa’da fazlasıyla var. Yeni kurduğumuz mahallelerde bile şehir inşa etme becerimiz; meydan, park, bahçe ve alışveriş merkezi eksikliğimizin kara, cahil yüzü ortada durmuyor mu? Apartmanların, sitelerin altındaki boş alanlar dükkân olarak açılıyorsa, şehrin planından, meydan ve çarşılarından bihaber olduğunun resmi kanıtı değil midir?
Şehrimiz, ilçelerimiz büyüyor, çoğalıyor, artıyor diye sevinelim mi üzülelim mi? İnşa ederken, yeşili, kuşu, gölgeyi sadece mezarlıklara, askeri belgelere borçluyuz…
Koruluklarımız, şehir için dinlence yerlerimiz, tozu, dumanı, karbondioksiti yok eden ağaçlarımız artmıyorsa, çocuklarımız, çiçek, bitki, ağaç, kuş seslerini, renklerini, isimlerini ve öykülerini öğrenmiyorsa; şehirlerimizi tam olarak inşa etmiş olabilir miyiz?
1950’li yıllarda Amerikalı iki kardiyolog: Meyer Friedman ve Roy Rosenman tarafından tanımlanan A tipi kişilik şöyle açıklanıyor:
“ Zaman baskısı altında olan, saldırgan, sabırsız, özgüveni düşük, neşesiz insanlar.”
Bazen düşünmeden edemiyorum; şehrimizi: Tekirdağ’ı yöneten, Tekirdağ üzerinde söz sahibi olup, kaderini değiştirecek insanların büyük çoğunluğu açıklamada olduğu gibi A tipi kişiliğe mi sahipler?
Öyle olmasaydı, Tekirdağ’ın markaları, satılır, yok edilir, yıkılır, yanar; masallarda olduğu gibi; “ Yandı bitti kül oldu” hüzünlü sonlarıyla buluşurlar mıydı?
TARSAL denen yerimiz marka haline dönüşmemiş miydi? Şaraphane binaları, anıları, üretimi, istihdamı ile Tekirdağ’ın neşesi, yakın dönem Cumhuriyet tarihi değil miydi?
100.Yıl Mahallesinde bulunan tarihi hapishane binası yıkılmadan önce anılarla dolup taşmıyor muydu? Ya ahşap binalar? Cumbalı, bahçeli, kuyulu, komşulu, yanık türküleri olan evler?