Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
Son elli veya yüz yıl içerisinde yaptığımız hangi yapıyı dünya insanı kendi mirası olarak görebilir, kabul edebilir acaba?
Cumhuriyetin ilk yılları, yani Kurtuluş Savaşı’nın gazileri ve kahramanları ülkemizi; iktisadi, mimari, bilimsel ve sanatsal açıdan kurtarmaya soyundukları zaman göz kamaştıran, insana huzur veren mekânlar da yapıldı…
Ankara Resim ve Heykel Müzesi, Etnografya Müzesi, Ankara Garı, Ankara Vakıf Apartmanı gibi tarihi binaların bugüne kadar ulaşan şanları-saygınlıkları, sadece sanatsal değerlerinden değil aynı zamanda Türk mimarları elinden çıkmasının da ayrı ibretsel gösterisidir…
Tekirdağ’ın da büyük-kocaman binaları olmaya başladı. Hapishane Binaları, Adliye Sarayı, Şehir Hastanesi, yakında bitecek olan Emniyet ve Büyükşehir binalarımız olacak. Yapıldıkları yere mimari bir estetik katmadan uzak, hiçbir turistin fotoğraf çektirip, resim yapma isteğinin uyanmayacağı devasa, gösterişli ve içleri pırıl pırıl binalarımız var…
Yakın zaman içerisinde hem yeni hastane binamızı, hem de Adliye Sarayı’nı gezdim. Büyüklükleri karşısında şaşkına döndüm. Yeşilden uzak kalışları, insanı ürküten beton, çelik yığınları karşısında korkmadım dersem yalan olur…
Adliye Saray’ımızın içine, yukarılara çıktıkça planlamanın derinliği, mekânın ışık alması konusunda cömertlikten hiç kaçınılmamış. En üstten bakarken dahi en altı görme imkânı, o büyük boşluklar, korkutucu bir şekilde, bir buçuk metrelik korkuluklarla engelleniyor.
Böyle mekânlarda her gün yüzlerce, binlerce stres yaşanıyorken, insanların yukarılardan boşluğa bakan alanlara bu kadar yakın oluşu, büyük hüzne, sıkıntıya girecek insanlarımızın bir anlığına yaşayacakları sarsıntılar, Adliye binası içerisinde ciddi ölümcül sonuçlara da yer açabilir diye düşünmeden edemedim…
Binanın iç mimarisinin Galata Salt mekânına ( Eski Osmanlı Bankası ) benzetilmesi çok hoş olsa bile, insanların bekleme yerlerinde, mahkeme salonları önünde, çok az engellerin olması ise ayrı bir endişe yarattı…
Adliye Sarayı, çok büyük bir görkem içerisinde, insanımızı sahilden koparıp, şehrin en güzel yerinde bir dağ gibi yükselirken, bahçesindeki cılız akasya ağaçları adeta yok hükmündeydi… Tıpkı Vilayet binamızın, şehrimizin mimari yapısıyla örtüşmeyen duruşu, bir kasaba büyüklüğüne ulaşmış hapishane binalarımızın sürekli çoğalması gibi…
Fazla değil, yüz yıl önce yapılmış mekânları bir düşünün. Çok katlı olmamaları bir yana, bahçelerinin genişliği, düzenlemesi, ağaç ve bitkilerin yanında heykel sanatlarıyla da değerlendirmeleri, orada yaşayan, çalışan veya oradan hizmet alanlar için ayrı bir yenilenme, dinlenme ve dönüşüm mekânları değil midir?
Eski Göğüs Hastanesi,57.Alay Binaları olarak bilinen yeri bir gezin derim. Bugünkü VİRAN halleriyle bile nasıl bir çağrı yapıyorlar! Nasıl dar kucak açmışlar; yabanıl olanla olmayan arasında başlamış olan eko sistemin, yapıların mimarisi, anıt ağaçların ulvi gölgeleri ve kadim duruşlarıyla; rahatlama, huzur sunuyorlar; bugünün devasa binalarıyla bir karşılaştırın derim…
Bundan sonra yapılacak bütün büyük, devasa binalar, orada yaşayan, orada çalışan veya oraya hizmet alanların işini çözmek, günlerini kurtarmaktan çok öteye gidemeyecektir…
Oysa büyük yeşillik alanlar içine kurulmuş yapı ve kamu binaları, büyüklükten çok, taze ve koyu gölgeleri olan ağaçlar, kuş cıvıltıları olan yerlerin çalışanları da huzur içindedirler. Küçük bir dinlenme anları, beş on dakikalık yürüyüşleri bile şiirsel bir dil, sosyolojik bir denge içinde o insanlara yaşadıkları, çalıştıkları yerle bir bağ kurmalarına neden olur.
Tekirdağ’ın çok büyük mekânlara değil, insan merkezli yapılara ihtiyacı var. İçinde doğanın her halinin olduğu, küçük eko sistemlerin geliştiği, yeşerdiği, dönüşümlerin yaşandığı, rüzgârda savrulan yasemin, ıhlamur çiçeklerinin coşku içerisinde soluk alıp verdiği yerler; belki de bizi biz yapacak, kaybettiğimiz kendimizi, komşularımızı, dostlarımızı, arkadaşlarımızı bulacağımız buluşma yerleri olacaktır…
Atalarımızın yaptığı yüzlerce eser, kimi beş yüz yıl, kimi üç, iki, yüz yıl öteden bizlere sesleniyorsa, dünya insanlarının ilgisini çekip koruma altına alınmaları, insanlık mirası kabul edilmesi düşünülmüşse, bugün yapacağımız Tekirdağ yapılarının en azından beş on tanesi böyle özelliklere, yeteneklere ihtiyacı vardır.
Bir kez daha göstermeliyiz kendi neslimize ve sonra dünyaya; Türkler, Anadolu’da en kıraç, yüksek rakımlı yerde dahi; BAŞKENT, MEDENİYET kurabilir. Türkler; Selimiye, Süleymaniye, Sultanahmet, Yeni Camii, gibi eserler de yapabilirler; içinde kuşların, insanların dönüşüm geçirip huzur bulup, dinlenip, düşündüğü yüce mimari mekânlar…