Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
ECZACI ARİF GÜNEŞ (AĞABEY)
——————————————–
Adıyla, lakabıyla, sıfatı ve şanıyla: Eczacı Arif! Öyle bilindi ve öyle hizmet verdi Eczacı Arif Ağabey… İtinalı, bin düşünür, bir söylerdi. Mülkün, mülkiyetin zenginliğinden çok duyguların insanı; saf inanca, geleneklere sabitlenmiş körlüğün değil, aklın da yakınında olmasını isteyen hizmet insanı…
Durmadan, neredeyse son ana kadar; onu bir doktor gibi arayanlara, tıbbın ilkelerine de saygı göstermeyi unutmadan, öneriler, reçeteler yazmayı borç bilirdi. Oğlu Hayrettin Güneş’in büfesinde, doğuştan bakkal gibi; itinalı, inanmış ve işine sevdalı bir yardımcı gibiydi.
Aynı yerde; doktora gidecek parası olmayanlara riski olmayan öneriler, reçeteler yazıp eczacılıktan aldığı bilgiyi, görgüyü; hiçbir ödül, kar beklemeden yine o dünyaya geri ve gönülden öderdi.
Bir ara bir kaza; aracın çarpmasıyla ayağı kırıldı. Belki de en acılı zamanıydı; yatması; hareketsiz olması. O hareketin, bereketin, fikir ve yardım üretmenin peşinde bir rüzgâr, mevsim örneğiydi.
Bacağı iyileşir iyileşmez, aksayarak da olsa; yine yolların, ihtiyaç duyanların Arif Ağabeyi; Eczacı Arif oldu.
Onunla tanışmamız; 1987 yılı olmalıydı. Ölene; rahmet yolculuğuna kadar ve belki de sonsuza uzanan bir dostluk-kardeşlik kuruldu. İnişi ve çıkışı olmayan bir dostluk; anlayışa, sohbetlere, kritiklere dayalı; güzel bir serüven gibi…
Bu şehre yakışan, dem veren insanların sadece birisiydi Eczacı Arif Güneş. Gülümsemesinde ki büyüklük, sadelik ve bize yansıyan, büyüklerimizin her daim vermiş oldukları destur; “ Kendini bil!” felsefesine sımsıkı sarılmıştı…
Cumhuriyetin bilincinde, muhafazakar olmayı erdemli ve yapıcı bir alana taşımış; efendiliği sürpriz değil, genlerinde taşıyan bir şair aynı zamanda… Bunca yılın tanışıklığı, sohbeti olmasına rağmen, şiirlerinden şimdi; ölümünden çok sonra oğlu Hayrettin Güneş’in söylemesiyle haberdar oldum.
Mezar taşına da yazdıkları bir şiir; Seslenişin mısraları; tasavvufun mutfağından geçmişçesine, ağırlıksız, dingin ve hür;
Yarabbi
Senin hangi mucizeni alayım dile
Ne mutlu seninle dolan gönle
Yarattığın kâinatı sorsan bülbüle
O da şakıyarak sorardı güle
Arif Güneşi; Yani Eczacı Arifi anlatan, onun yaşam-felsefe imbiğinden çıkmış çok manalı bir şiir. İnancını, Allahın ve evrenin uçsuz bucaksızlığını; dört dizeye sığdırmak; şairlerin işi…
Konuştuğu, bilgi, tecrübe verdiği kadar; susup dinleyen insanın, evrenin derinlerinde saklı yaşam alanları-gezegenler gibi, derinlerinden akan pınarlardır; şiire dönüşmüş bu sözcükler.
Eczacı Arifi; Arif Amcayı hiç unutmadım. Anıları öldürmeyi, onları geçmişe terk etmeyi de hiç sevmiyorum. Onlar, yaşama, bu zamana ait; rehberdirler. Bu yazıyı kaleme alırken, duyulan müzik; tasavvuf; ney ve bendirin sesi geliyor kulağıma.
Masanın bir ucunda Şeyh Edebalı’yı anlatan bir kitap. 98. Sayfası açık ve Edebalı Osman’a seslenişi;
“ Oğul; insanlar vardır, şafak vaktinde doğar, akşam ezanında ölürler… Avun oğlum avun; güçlüsün, kuvvetlisin, akıllısın, kelamlısın… Ama bunları nerede, nasıl kullanacağını bilmezsen, öfken ve nefsin bir olup aklını yener; sabah rüzgârında savrulup gidersin…”
Eczacı Arif; bu kültürün evladı; bu desturun içinden gelen; birkaç bin yılık kültürümüzün devamı olan büyüğümüz; her daim anıp, hatırlatıp yaşama davet edeceğim bir değerimizdir.