TEKİRDAĞ’IN YAMAN HALLERİ–390

Yayınlama: 09.04.2018 16:03
A+
A-

SAHİL SEYYAR SATICI CENNETİ OLDU

————————————————————–

Bir taraftan işini yapmak için bin cefa ile çalışan, kirasını, vergisini ödeyen esnaf; diğer taraftan canı ne zaman isterse o zaman eline bir tablo alıp simit satışı yaparak kendi nafakasını sağlamaya çalışan insanlar…

Ne hazindir ki kanunlarla kanunsuzluk arasında ince bir çizgi bulunuyor. Konu ekmek parasıysa, geçinme derdine düşmüşse bir insan; kanunlar yeniden sorgulanmalı? Hiç kimse aç, açıkta bırakılmamalı! Zaten; bizim toplumumuzda açlıktan ölen yok! Uyuşukluktan, düzenbazlıktan ölen insan çok…

Seyyar satıcılığı ne zaman biter? Bu işin ucu bucağı yok! Çünkü “ağabey ekmek parası” dediğin an; zabıtası da, esnafı da ayrı bir vicdan sorgulaması yapıyor.

Bütün bunları saygıyla karşılıyorum. Bunun yanında; sahilde çok yüksek kira bedeli ödeyerek yer kiralanmış insanlar ne olacak? Örneğin; Cafe de Marin; kirası, tahmin edemeyeceğimiz kadar yüksek. Çalışan sayısı hareketli günlerde 30 kişiyi buluyor. Bu yerin etrafı seyyar satıcı cenneti! Dönüp dolaşıyor, hepsi bu mekânın çevresinde toplaşıyorlar.

Bu işin adaleti bu mudur? Bir taraftan hiçbir sermayesi olmayan insanlar nafaka peşinde koşuyoruz derken; bir taraftan aylık giderleri; 100 Bin lirayı bulan bir esnafın, kentini sevmesi, sayması için direniyor olması…

Adalet bu mudur? Direneni, varlıklı olanı bitirmek midir? Sosyal adalet de yok sayılamaz; kişinin mülkiyet, çalışma hakları da… Bu şekilde kalite düşmez mi? Kiraya verilen yerlerin düzenli, güvenli işletilmesi o kadar kolay mıdır?

Süleymanpaşa Belediyesinin yapmış olduğu sekiz dükkân bile kiraya verilemezken, doğru dürüst esnaf bulunamazken, sahilde ciddi bir yatırım yapmış olan Cafe de Marin, gözbebeğimiz sayılması gerekmez mi?

Zabıta kovalıyor, seyyar satıcı kaçıyor; bu görüntü ezelden beri yaşanıyor. Seyyar satıcı biliyor ki, zabıta çabuk yorulur. Nefesi kesilir. Çünkü önü, yetkisi de hiçbir zaman yeterli olmadı. Zabıtayı kim koruyacak? Kanunların kemirilmesi, bazı şeyleri yok saymak; eninde sonunda istikrarsızlığı getiriyor.

Seyyar satıcılığı yok edemeyiz; çünkü iş olanakları, sosyal yardımlar birinci sınıfa ulaşmamış. Ekmek parası dediği an; bir de evde çocuklar, diye bağırdı mı; akan sular duruyor. Öyleyse; her şeyin adabı; yani ölçüsü olmalı. Zabıta işini yapmalı; seyyar satıcı da, başkasının mülkiyet alanlarını işgal edecek rahatlığı bulamamalı; herkes kendi bölgesinin sorumluluğu içinde ekmeğinin kavgasını versin…

KAHVE FALI AÇAN KADINLAR

——————————————-

Hepsi modern giyimli; tamamı altı kişi; altı kadın… İki kadın çay içerken, değerleri kahve içtiler. Bilindik o felsefe; “ Fala inanma, falsız kalma!” kültürleşme mi diyelim, kalıplara sığınma mı? Ne derseniz deyin; modern giyimli, bakımlı kadınların kahve fincanları ters dönmüştü bile.

Fala kim bakacak? Kim baktı? Göremedim. Çünkü Anton Çehov’un Martı Oyunu ile meşguldüm… Martı; yani Nina niçin öldürülmüştü? Nina da kahve içen kadınlar gibi bakımlı, iyi eğitimliydi…

Öldürülmesi fiziki değil; duygusal olarak, sevgisine karşılık bulamamış Treplev’in önce bir Martı vurması ve sonra Nina’yı gönülden çıkartması veya çıkartamaması adına kendi ölümünü gerçekleştirmesi…

Altı iyi giyimli; halk dilinde; modern kadın; saçları, başları kuaförden yeni geldiklerini de gösteriyor. Bir parça buluşma anı bile değerli olmalıydı onlar için. Bunca güzellik, yarım saate denk geldi.

Günümüzün modasıydı; az, çabuk ilişkiler… İletişimde hız, uzayda hız ve genişleme; insanın binlerce yıllık evrimine haykırı gibi görünse de; meşgul olmak, hızlı koşmak; bugünün popüler kültürü haline geldi.

Hızlı sözcükler; yani yarım yamalak. Hızlı yemek biçimleri; atıştırmalık ve fabrikasyon… Hızlı komşuluklar; komşunun hastalandığından, öldüğünden bile haberi olmamak…

Velhasıl hızlı âşık olmalar; yuvarlanma, ah çekme, intikam seyrüseferleri… Bizim altı bakımlı kadınımız; altı dakika dinlemediler birbirlerini. Konuşmalar, birbirini duymayacak, dinlemeyecek kadar hızlı ve telaşlıydı. Fallar bakılmış olmalı! Sözcükler de sahile; kuma yazılan cinsten; ilk dalgaya kadar…

Aynı anda dünyada bir yavaşlama söz konusu… Simgesi de Salyangoz… Yani sakin ol, yavaş ol; dinle, izle, irdele öyle konuş-yaşa… Bu yüzden sakin şehirler yayılmaya başladı. Doğal ürünler, doğal çevreler destek görmeye; bununla birlikte sakin yazarlık, yazılar da aranmaya başladılar.

Bağış Erten’in yazısı; yüreklere su serper cinsten; Aman yavaş, aheste! Mikrodalga ısıtmalarla, odun ateşini de anlatıyor; bir başka oldum; ait olduğum, savunduğum felsefeyle yüzleşmek, denk düşmek; güzel ve anlamlı bir şey…

 

 

 

 

 

 

Marka Flower Çiçekçi