Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
Yeni mi yoksa eski moda mıdır bilinmez; kendi milletini sevmeyen, onun olduğu yere gitmeyen insan ve insancıkların mırıltılarını, haykırışlarını duymaya başladım.
Garip geliyor bana; bir şeyi toptan reddedip, ben o şeyi, yeri, kişiyi, şehri, ülkeyi sevmiyorum:- Deyip kestirip atmak…
Ermenistan’ın başkenti Erivan’a bir başka başkent; Tiflis’ten geçerken sınır kapısında bulunan Ermeni güvenlik görevlileri tarafından Türk pasaportum görünce ülkelerine sokulmamak için yarı saatten fazla oyalamışlar, bin bir türlü zorluk çıkartmışlardı.
Erivan’da ki ilk gecemde, gecenin en derin saatlerinde bir not düşmüştüm; “ Sınır kapısında Türk olduğum anlaşılınca bana gösterilen sevgi dışı davranışlar yüzünden Ermeni milletinin bir kabahati yoktur. Ben bu kadim milletleri yine sevmeye devam edeceğim.” Diye…
Almanya’nın bir şehrine giden tanıdığımın akrabası orada bol Türk olduğu için pek sevinememiş. Bir yerde o şehre gittiği için pişman olmuş. Bir başka tanıdığımın kızı Avrupa’da iyi maaş kazanan göreve başladığı halde durumundan memnun olmadığını iletmiş babasına. Niçin mi? O Amerikan vatandaşı olmak istiyormuş. Avrupa ketlerinde çok fazla Türk varmış. Türkleri sevmiyormuş…
İnsan, yeri geliyor anne babasıyla, kardeşleriyle, akrabaları veya komşularıyla da anlaşamaya biliyor. Fakat bizim bu anlaşmazlıkta, sevmeme ve reddetme biçiminde yerimiz nerede? Ne ektik ki biçilim?
Sevmeme denen şey çok çabuk yaratılabilinir. Oysa sevme biçimi zahmetli, uzun bir yolculuğun ekim biçimidir… Gün ve geceler istediği gibi, su ve güneş ister; kısacası, saygı, dokunuş ister sevme yeteneği…
Nasıl ki kayıp zamanlarda kaybolan milyonlarca hayat varsa, sonlarından her daim “ Keşke” lafları “ The End” gibi yazılıyorsa, böyle hayatların hayat olmadığını, robotik bir yaşamın kalıntıları, iş kazaları olduğuna inanıyorum…
Onur ile gururu karıştıranların çokluğu bir yana, saygı ile sevgiyi de karıştırmışız… Son nefese kadar yakın dostlara, değerli okuyuculara şu sözcükleri fısıldayacağım. Küçük çok küçük sosyal deneyler yapın! Örneğin, sokağınızda, mahallenizde, apartmanınızda selam vermeden geçip gittiğiniz insanlara birkaç kez selam vermeyi bir deneyin! Bir el kaldırıp, bir sözcük fısıldayın; o kadar…
“Artık komşuluk kalktı, eski gelenekler öldü” lafları yerine, ara sıra hangi komşuluğu ve istediğinizi sorun kendinize! Kalktı dediğiniz gelenekleri önce siz başlatın. Örneğin o gün lokma pişirip sadece boş on komşuya bir dağıtın bakalım; gülmeyen kaç yüz gülümseyecek; yalnız kalmış ruhunuza…
Bu yıl ziyaretime gelen Erdal yıllardır Almanya’da yaşıyor. Önemli büyük bir firmada çalışıyor. Büyük çoğunluğu Türklerin oturduğu apartmanda Alman kadın annesi için bir daire satın almış. Erdal, Alman kadına sormuş: – Türkleri çok sevmezsiniz siz Almanlar. Niçin Türklerin oturduğu apartmanda bir daire alıyorsunuz? Alman kadın içtenlikle ve hiç gocunmadan şu cevabı vermiş:
—Siz Türkler yaşlıların, komşuların kapısını çalıyor, hal hatır soruyorsunuz. Çoğu zaman da o yaşlıya bir kap sıcak çorba getiriyorsunuz. O yüzden annemi sizlerin yaşadığı yerde yaşamaya ikna ettim. O ölünce, ben de onun yaşadığı dairede, Türklerle birlikte yaşamayı planlıyorum…
Tarihe iz bırakmış, bin bir cefa içinden süzülmüş de gelmiş bütün MİLLETLERİ sevdiğim gibi, kayıp uygarlıklar misali kaybolmuş, sadece mitolojik öykülerde, efsanelerde yaşayan veya çok azı kalmış milletleri de sevgiyle, onurla selamlıyorum.
Kendimle yaptığım deneylerin sayısını bilmiyorum. Kendimi yabancı hissettiğim, birini az sevdiğim veya mesafeli olduğumda, gördüm ki kendi ön yargılarım ile sezgilerim, aklıma, irademe, sosyal yaşamıma büyük etkiler, zararlar da veriyor. Öyleyse; “ Bu işin ortası yok mu?” Nasreddin Hoca fırkasından alınacak çok ders var derim…