Reklam

YABANIL BAKIŞLAR

Yayınlama: 11.09.2024
A+
A-

        Saç ve sakalı birbirine karışmış, bir hastane bahçesi köşesinde bankta oturuyor, etrafı seyrediyorken rastladım ona…

Bakışlardaki vahşilik, bilindik duygular gizliyor olabilir; belli… Gökkuşağı nasıl renklerden oluşmuşsa, yabanıl insanın bakışları, birbirlerine ters-tezat, öyle vahşi ve masum renklerden, bakışlar bütünüdür…

İnine sokulmuş vahşi hayvanları inceleyen bilim insanları öyle güzel yorumlarlar ki o anları, onların yaşam tarzlarını ve karakterlerini şaşar kalırsınız…

Trampet çalan kargadan, ölüsünün başından ayrılmayan ve onun üzerine çalı çırpı atmaya çalışan saksağanlara kadar, yaşamın canlılığına ait bütün davranışlar, bildiğimizi sanıp da bilmediğimiz binlerce şaşırtıcı ve gerçek görüntüler…

Doğal yaşamın yabanıl bakışları birkaç ayrıntıda gizlidir. Ya yuvasını savunmak için ateş gibi yanan gözlerin, dikilen kulakların ya da aynı yuvaya sokulmuş yabanıl bakışların yalvarışını da bulabilirsiniz.”Bana dokunma, çek git yoluna” der gibi; kendi doğası için var olduğunu anlatır bakışların sahibi olan o yüce canlı…

Hastane bahçesinde kuytu bir köşede oturan banktaki adamın bakışlarında da sağlam bir yabanıllık vardı. Korku tam manasıyla en saf haldeydi. Bildik dalkavuk insanların hiçbir endişesi okunmuyordu o bakışlarda. Korku ile öfke iç içe öyle bir geçmiş, öyle bir harmanlanmış ki, onları birbirinden ayırmak için toplum bilimci veya insan bakışlarına meraklı birisi olmak yeterli…

İnsanı sadece belli rütbelere sıkıştırmış insanlık, kendi tüketim ve üretim dünyasının öyle bir esiri olmuş ki, artık bu oluşturulan ve çok hızlı tüketilen yaşamlara uyum sağlayamayan yabanıl bakışları anlaması, görmesi imkân yok…

Telaş çok büyük… Tüketim de öyle, yanılgılarla oluşturduğumuz ön yargılarımızla bir bakışa, bir giyinme biçimine aldanıp kim bilir ne çok endişeleri de yüklerimiz arasında, yabanıl insanlardan daha çok korkularla büyütüp duruyoruz…

Ne gariptir, yabanıl bakışları olan adamla göz göze gelmekten ben de korktum…”Ben de insanım!” demesinden ve ona; “ Evet sende insansın!” diyememenin acı ve buruk tarafını da yanıma alıp hastanenin arka bahçesinden diğer tarafa geçmek için, yabanıl bakışlarla birlikte yürüdüm.

Hapishaneden iki genç mahkûmu getirmişlerdi. Her ikisinin iki yanlarında iki jandarma! Elleri kelepçeli. Aklım halen yabanıl bakışları olan adamda kalmış olsa da, elleri kelepçeli gençlere korkmadan baktım. Onları bir türlü anlayamayan, içeriye her geçen gün daha çok giren gençleri nelerin buralara savurduğunu özlü yüzleşmelerini, bilimsel çalışmalar yapmadan sadece kolluk kuvvetleriyle yol almanın uçsuz bucaksız oluşuyla birlikte baktım gençlerin pırıltılı yüzlerine…

Her ikisi de boylu posluydu. Birisi gülümsüyor, çok sessiz bir şekilde her iki yanındaki jandarma askerleriyle konuşuyordu. Diğeri ise boşluğa bakmayı, gözlerini, ruhunu ve vicdanını diğer insanlardan kaçırmayı gönülden istiyordu. O saf bakışlarda ise şunu gördüm gibi geldi bana:

—Evet, ben suçluyum… Sizin anlayamayacağınız, size anlatamayacağım ama kendimi affettirmek için ‘Kader mahkûmuyum!” demeyeceğim bir suçlu… Belki de sizlerin işlemekten korktuğu suçları da işleyerek bu genç yaşımda sizlere yardımcı olan bir suçlu… Belki de Albert Camus’un Yaban’ıyım ben; kim bilir…

Bir taraftan toplum yaşlanıyor, yetişmiş insanlarımız, gençlerimiz dışarılara kaçıyor diye üzülüyoruz ve dövünüyoruz! Bir taraftan da kıyıda köşede kalmış veya suç işlemeye hazır gençlerimizi görmüyor, kolluk güçleriyle, kanunlarla bu işi çözeceğimizi sanıp bolca ve hiç durmadan hapishaneler yapıp duruyoruz.

Görünen o ki, ne yabanıl bakışlı biçareleri anlamaya gayret ediyor, ne de henüz gençliğinin tadını yaşamamış genç fidanlara aldırış ediyoruz. Sosyoloji denen bilimi; insan denen canlının fizyolojisini, psikolojisini en baştan, en ilkel dürtülerden yola çıkarak tekrar anlamaz, anlatmaz, öğretmezsek daha çok hapishane ve çok adliye sarayları yaparız gibi geliyor…

Marka Flower Çiçekçi