Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
Bir belgesel izledim Afrika insanına dair. Modern şehirde, kasabada değil; bir doğa olayı kadar doğallığın yaşandığı bir yerli yabanıllığı içinde, daha genç yaşta, dört beş çocuğu olan yerli kadın; yağmur damlaları için bu sevgiyi, sözcüklerle dile getiriyor.
Evlerinin; daha doğrusu; sazdan, kamıştan olan evlerinin olduğu yerde yazları oldukça kurak geçiyor. Bu yüzden; hayvanları aç kalmasın diye dört aylığına; eşi ve büyük oğlu; oğulları, kendi evlerine üç güz uzaklıkta ki yerlere gidiyorlar.
Bir tür göç olayı; bütün geçimlerini hayvanlara adadıkları için; sürüyü kurtarmak, yaşatmak, bu sayede, ailenin de yaşamını garantilemek için; evin büyük oğlu ve kadının eşi, günler süren yolculuğa çıkıyor.
Dört ay gibi bir zaman; tam yağmurlar başladığı zamanlar geri dönüyorlar. Ne büyük bir buluşma anı. Kadın, küçük çocuklarıyla, sürünün tozlar içinde gelişini izliyor. Ama bundan önce, ellerine, çevresine düşen ilk yağmur damlalarını görünce seviniyor.
Bu kadın için yağmur damlalarını görmek; eşinin, büyük oğlunun ve büyük sürülerinin geriye gelmesi; kavuşum zamanı, demek…
Bunca eğitim sürece yaşayan uygar dünyamızın iç sıkıntısından patlayan insanlarımızın, insancıkların, mutsuzluklarını, neşesizliklerini düşününce, görünce; bir damla yağmurun; yağmurların ne büyük lütuf olduğunu yerli kadının gözüyle, büyük bir duygu içtenliğiyle izledim.
SARTRE FRANSADIR
——————————–
Fransız yazar, düşünür zamanının hükümetine-iktidarına yüklendikçe yüklenir. İktidar yanlıları da boş durmaz. Tekrardan idam yasasının çıkmasını isterler. Sartre’nin kurşuna dizilmesi istenir…
O günün Cumhurbaşkanı de Gaulle’dir. Sartre, iktidara yüklenir, iktidar yanlıları da Sartre’nin kurşuna dizilmesini ister. De Gaulle çok ilginç bir yanıt verir; bizlerin alışık olmadığı ilginçlikte; “ Sartre’a dokundurtmam! Sartre Fransa’dır.”
Var oluşçu felsefeyi savunan, ezilen, kıyıma uğrayanı gündeme getirip iktidar ve iktidarlara yüklenen Sartre, bilginin mülkiyetle olan ilişkisine de dikkat çeker. Ona göre, dünyanın bilgisine sahip olmak demek, dünyaya sahip olmak demekti…
Bugünün yazarlarından Mine Söğüt kendi köşesinde alabildiğine özgürlüğü savunur. Bir yazısında, Neden Çekip Gitmiyoruz Kıyılara? Diye bir çalışma içerisinde, gidemeyişimizin nedenlerini sıralar.
Özgürlüğe hevessiz insanın, kıpırtısız duruşlarından, durdukça en güvenli zemine sahip olduğuna inanan insana dönüştüğünü dile getirir. Bu arada, bu durgun insanın; gezip görmeyen, düşünmekten korkan, her daim sağlamcılık altında ucuz kurnazlıklarla zenginleştiğini savunurken, mahkûm olanın; hedefe dönüştüğüne dikkat çeker.
Yani kolayca avlandığını haykırır. Yapılan araştırmalarda da ortaya çıkan bir gerçek; 35 Avrupa ülkesinde yalan habere en çok inanan ülkelerin başında; 34.sırada gelmemiz tesadüf değil.
Sinirbilimi çalışmalarında ortaya bir başka insan örneği çıkıyor. Yani duyular âlemine adım atamayan insanın, insanların yapısının; güzelliklerden, nezaketten, estetikten yoksun kalınınca, ruhsal çöküntülerden söz edilmesi de ayrı bir gerçek…
Estetiğin, duyu organlarımızla alınacak güzelliklerin insanın mutlu olabilmesi için ön koşul olduğu biliniyorken; bütün bunların insan üzerinde tedavi etkisi olduğu kabul ediliyor.
Peki, ama her geçen gün, sanattan, bilimden uzaklaşma yaşanıyorken; inanılmaz derecede Fen Liselerine yatırım azlığı yaşanıyorken, çok hızla İmam Hatip Liselerine yatırım yapılması; bu dengenin devam etmesi; her alanda dünya ülkeleriyle; özellikle söz sahibi, gelişmiş ülkelerle yarışmamız; mutlu insanlardan oluşan büyük. İlerici bir ülke olmamız mümkün mü?
Bizim sanatçılarımızın başına gelenler; hızla dışlanma, ihanetle suçlanmaları; 1960’lı yılların Fransa Cumhurbaşkanının kendi sanatçısı, yazarı için haykırışı; Sartre Fransa’dır, savunması ayrı bir tarihi gerçek…