YARDIM ETMENİN KUTSALLIĞI

Yayınlama: 21.05.2020 13:43
A+
A-

 

İnançlar insan ruhunu aydınlatmanın becerileriyle yüklüdürler. Bir farkla, kalbimizle, içtenliğimizle özümsediğimiz vakit… Özelikle Ramazan ayı, yoksulu, fukarayı, evsizi, yurtsuzu hatırladığımız zamanlar. İyi niyetle veya politik amaçlı bir sürü yardımlar yapılıyor. Bazıları, inancın sadeliğinden beslenerek; sessiz sedasız yapıyor yardımını. Bazıları da göstere göstere…

Reklâmın iyisi kötüsü olmaz denirken, yardımın da küçüğü büyüğü olmaz, bakış açısı ne yazık ki sürekli yardıma muhtaç insanlar yaratmanın farkına bile varmadık. Bir toplumun bir tarafı zenginleşir veya kendi kendine yeterken, diğer tarafı; sürekli, yardıma muhtaç kalması niçin olabilir? Yardım edilen hanelerin-insanların yardıma muhtaçlığının ANA sebepleri nelerdir? Bu konuda hangi üniversite gerçeği tüm çıplaklığıyla ortaya koyan bir araştırma yapmıştır?

 

Tam da mübarek bir ayda, yoksulun, fukaranın niçin yoksul kaldığını bilmezsek veya tam manasıyla onları yoksulluktan kurtara çabaları içinde olmazsak, mübarek bir ayda farkında bile olmadan en büyük günahlardan birisin işlemiş olmaz mıyız? Yani, kendi kendimize bile yalan atmanın mantığı veya kutsallığı tam olarak nerededir?

 

Çevremde bir sürü yardım sever var. Özellikle bu kutsal ayda, kendilerince üzerlerine düşen dini görevleri yerine getiriyorlar. Bazıları da şimdilerde pek moda olan Ramazan Kolisi dağıtma peşinde. Ama siyasi yoldan, ama bir kuruluşun aracılığıyla birkaç koli yardım etmenin erdemiyle kendi ruhsal katkısını yapıyor. Peki, ama verilen yardım kolileri bir insana; bir haneye kaç gün yeter? Üç dört günlük ev hapis yaşamında bile kolilerce, poşetlerce yiyecek almıyor muyuz? Üç dört günde çoğu tükenmiyor mu?

 

Yardımın küçüğü büyüğü olmaz olmasına ama yardım yapılacak insanların, yardıma muhtaçlığını sorgulamazsak bu kutsal ayda bile üzerimize düşeni yapmamış oluruz. Bir koli verip büyük bir huzur içinde ayrılırız; “Allah razı olsun” denen evlerin muhtaç yüzlerinden… Geriye ne kalır o yardıma muhtaç yoksulun evinde? Elektrik, su, doğalgaz faturaları kalır. Başka? Diğer günlerde açlık umutları kalır? Başka? Giyim, sağlık, sosyal hayattan yoksulluğun korkunç girdabı kalır…

 

 

TRAKYA KARŞILAMASI

 

Zurnanın, davulun, klarnetin ritmini özlediğimiz zamanlardan geçiyoruz. Sosyal alanlardan, sosyal etkinliklerden uzak, aynı zamanda klarnet ve davulla yapılan düğünlerin azalması, bu alanda yetişen zanaatkâr ve sanatçıların da kıt hale gelmesi anlamı taşıyor.

 

Klarnetin, davulun sesi, coşku, heyecan taşıdığı kadar ayrı bir hüzün taşır; Trakya Karşılaması müziğini her dinleyişimde. Belki de hüzün ile sevincin ayrı bir öyküsü var bu oyunun gizeminde! Beyaz duvaklı gelin olmanın en bilinen özelliğiydi, evlerinden ayrılış anlarının gözyaşlı halleri…

Çingene sanatçıların hünerleridir; davulun, klarnetin, keman ve zurnanın sesleri… Bir ayrılış öyküsüyle, bir kavuşma birlikteliğinin dönüşümü, kendi içtenlikleriyle anlatırlar; çalgılara ruh katan çalgıcılar-sanatçılar. Belki, bu oyunun, ezgilerini her dinleyişimde, gelinin ve anasının gözyaşlarını hatırlıyor oluşumdur bu hüzünlü karşılamadaki hissiyatım?

 

Ya Trakya Çiftetellisi? Karşılamadan sonra çiftetelliyi dinledim; ardı ardına birkaç çeşidince. Karşılamadan geriye kalan hüznü, zarifçe bir kenara itmekle kalmadı, neşeye, sosyal hayata, bir arada eğlenen insanların içine; hiç oyun bilmezleri bile oyuncu yapacak kudrete davet etti; her daim ettiği gibi…

 

Nereden estiyse, dün bilgisayarımı açıp, her iki oyunun müziklerini dinledim. İlk önce Trakya Karşılaması, sonrasına çiftetelliyi! Bir güzel hüzünlenip, bir güzel coştu içimin en kuytu çocuk köşeleri… Âlimin, şairin dediği gibi;

 

“ Her gün bir yerden göçmek ne iyi

Her gün bir yere konmak ne güzel

Bulanmadan, donmadan akmak, ne hoş!

Dünle beraber gitti cancağızım,

Ne kadar söz varsa düne ait

Şimdi yeni şeyler söylemek lazım…”

Marka Flower Çiçekçi