ALIŞVERİŞ, EKMEK, TATLI, YAĞ KUYRUKLARI

Yayınlama: 17.02.2022 13:31
A+
A-

 ( Utancın mı, zenginliğin mi göstergeleri?)

Kuyrukların her birinin kendi sosyolojisi, psikolojisi ve ekonomik, sosyal tarafı var. Örneğin alış-veriş kuyrukları; filanca mağazanın indirimli satış duyurusu, bir anda yüzlerce, binlerce insanı oraya getirtebiliyor. Obje, nesne biriktirmeyi ihtiyaçtan öte gören göçmen, göçebe ruhlarımızın kim bilir kaç bin yıllık bilinç gerçeğinin viran halleri…

Günümüzün ekonomik, yoksulluk, temel ihtiyaç kuyrukları ise kaçınılmaz bir gerçeğin öyküsüdür. TMO’nun satış yerinden ara sıra satılan 5 kg lık yağlar için kuyrukları biliyoruz, görüyoruz. Özellikle Büyük Şehirlerde, halk ekmek fırınlarının önündeki ekmek kuyrukları ise tam manasıyla dibe vurmuş yoksulluğun, artık köylerden gelen bereketli erzakların gelmediğinin en hakiki görüntüleridir.

Birde hayırseverlerin ölmüşleri adına dağıttıkları TATLI kuyrukları var. Bunların sıralarına girenleri görünce şaşırıyorum. Hayırseverler adına o tatlı ile birlikte bir dua etme, manevi bir telaşın kuyruğu mu? Yoksa artık tatlının, beslenmenin pahalı ve lüks olması nedeniyle, günü tatlı ile sonlandırıp neşelendirme midir?

Bilemiyorum, her ikisi de olabilir; hem, geleneksel, hem de bedenin istediği tatlı besine ulaşma görevi… Daha da ilginç olanı, o kuyrukta dakikalarca bekleyen sadece kendisi için beklemiyor; ne verirlerse o kadar paket; iki, üç, dört, beş; hepsini kucaklıyor; ganimet bulmuş bir insan sevinci içinde en yakın parka veya evinin yolunu tutuyor…

Böyle, zoraki kuyrukların varlığına teşhisler koyup, okullarımızda, üniversitelerimizde, akademik çevrelerde tartışabiliyor muyuz? Neden bekler insan bir kuyruğun kuyruk sokumunda veya gövdesinde? Hayırseverlik, yardım, yoksulu kollama derken, o insanların alışkanlıklarını, algılarını, hiçbir zaman tamam olmayacak olan ihtiyaç giderilme işlerinin çarpıklığını da bulur muyuz tam manasıyla bu işlere, görüntülere kafa yorsak?

İsterdim ki ülkemizde tiyatroya girenlerin kuyruğunu görelim. İsterdim ki bu ülkede kütüphane kuyruklarını görelim. Sergilerin kuyruklarını görelim.

Görmedim değil; on yılda bir olan sanat kuyrukları! Pablo Picasso ve Rodin’in eserleri belirli aralıklarla İstanbul’da bulunan Sabancı Müzesi’ne gelmişti. Özellikle sergilerin son günleri boğaza kadar uzanan kuyruklara da şahit olmuştuk…

Ya şehrimizde? Deniz manzaraları kütüphanenin kuyruklarına hiç tanıklık ettiniz mi? Şehir tiyatromuz, Devlet Tiyatromuz olmayışına, dışarıdan getirilen tiyatrolar için girebilme, bilet alma kuyruğuna, fikirlerimizin estetik ve zarif kuyrukların konuşulmasına, yarışmalarının kuyruklarına hiç tanıklık ettiniz mi?

Şehrimizde koli almak için büyük savaş veren ve neredeyse kolileri üzerlerine atılarak kavrayan Aydoğdu kadınlarının kuyruklarını tanıklık ettim. Merkez PTT binasından para veya yardım alan insanların, sıcak veya soğuklarda yollara, caddelere taşan kuyruklarına tanıklık ettim. Yardımseverlerin dağıttığı TATLI kuyruklarına, tatlı tebessümler içinde bekleyişlerine tanıklık ettim de; tiyatro, sergi, kütüphane kuyruklarına bir kez dahi denk gelmedim…

Diyeceksiniz ki ; “ Alan da razı, satan da! Sana ne be kardeşim?”

Diyeceğim ki haklısın be kardeşim; haklısın… Olmalı insanın yüce vicdanı ve beslemeli onu sürekli bilginin en tazesiyle. Yoksa nasıl yetişir menzile? Nasıl koşar uygar dünyanın yanı sıra…

Kuyrukları yücelten ve kuyrukların dehşetine önem vermeyen amirlere, aydınlara, yöneticilere demek isterim; kişilerin aldıkları besinler eksikse, gelişimleri de eksik oluyor. Kızan, öfkelenen, sürekli sorun çıkartan, gülmeyi, hoşgörüyü unutan insanların ülkesinde öne çıkan şu tür haberleri duymak mümkün;

  “ Yeni yılda bilmem kaç adet daha cezaevi yapılmasına karar verildi. Yapılacak olanlarla birlikte cezaevi sayımız 400’ün üzerine çıkacak. Hastane kuyrukları, ilaç yoklukları artıyor.”

 

 

Marka Flower Çiçekçi