Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
Alexis de Tocqueville, 1830’larda Amerika’yı gözlemlediğinde tarihe geçecek o tespiti yapmıştı: Demokrasi, yalnızca anayasalardan, sandıklardan veya kurumlar hiyerarşisinden ibaret değildir. Demokrasi, temelde bir “yürek alışkanlığıdır” (Les habitudes du cœur). Tocqueville’in düşüncesinde, yürek alışkanlığı ne sadece bir tutku ne de sadece bir gelenektir; ikisidir. Yürek alışkanlığı o kadar derinden yerleşmiş bir tutkuyu ifade eder ki, neredeyse bilinçaltına yerleşir; yaşanan demokratik uygulamalar yoluyla edinilen, yurttaşlık eğitimiyle şekillenen bir reflekstir.Tocqueville, Amerikan demokrasisinin başarısını sadece kâğıt üzerindeki metinlerde değil; halkın yerel düzeyde örgütlenme becerisinde, uzlaşı kültüründe ve bireyin devlete bel bağlamadan kendi sorununu komşusuyla çözme kabiliyetinde görmüştü.
Peki, Tocqueville’in işaret ettiği bu ilkeler neydi ve bugün Türkiye’nin toplumsal gerçekliğiyle nerede kesişiyor?
Fransız düşünürün altını çizdiği en kritik ilkelerden biri sivil örgütlenme ve sivil toplum bilincidir. Tocqueville, Amerikalıların en küçük bir yerel sorunda bile bir araya gelip kulüp, dernek veya komite kurarak harekete geçmesini hayranlıkla anlatır. Türkiye’de ise tarihsel olarak devlet merkezli bir siyaset kültürü hakimdir. Sorunların çözümünü sivil inisiyatiflerden ziyade “güçlü devlet” figüründen beklemek, vatandaşın özne olmasını engellemiş; toplumu daha pasif ve talepkar kılmıştır.
Bir diğer temel ilke, çoğunluğun tahakkümü tehlikesidir. Tocqueville, demokrasilerin en büyük tuzağının sandıktan çıkan çoğunluğun kendisini mutlak güç sayarak azınlığın haklarını ezmesi olduğunu vurgular. Türkiye siyasetinde sıkça düştüğümüz “çoğunlukçuluk” tuzağı tam olarak budur. Demokrasiyi sadece sandık günü oy vermekten ibaret gören anlayış, seçim bittiğinde karşı tarafı yok sayma eğilimine girer. Oysa gerçek demokrasi, çoğunluğun yönetme hakkı ile azınlığın haklarının güvence altına alınması arasındaki hassas dengede yaşar.
Tocqueville’in özgürlük ile eşitlik arasındaki denge uyarısı da Türkiye için derece hayati. Tocqueville, demokratik toplumların “eşitlik” arzusunun “özgürlük” arzusundan çok daha tutkulu ve tehlikeli olduğunu savunur. Ona göre insanlar eşitlenmeyi o kadar çok isterler ki, herkesin aynı hizada ve aynı imkanlara sahip olması uğruna bireysel özgürlüklerinin kısıtlanmasına, veya devlete devredilmesine, sessiz kalabilirler. Bireyselleşmenin yetersiz kaldığı, cemaatçi veya partizan kimliklerin ön plana çıktığı toplumlarda özgürlük, kolayca “güvenlik” veya “sosyal yardım” vaatlerine kurban edilebilir.
İşte tam bu noktada Tocqueville’in “yürek alışkanlığı” kavramı devreye girer. Yürek alışkanlığı; ötekiyle empati kurabilmek, farklı görüşte olanın yaşama hakkını kendi hakkın gibi savunmak, mahallede, okulda, sokakta demokratik bir nezaketi sürdürebilmektir.
Türkiye’de kanunları değiştirmek, kurumları yeniden yapılandırmak görece kolaydır. Ancak asıl mesele, demokrasiyi bir yaşam biçimine dönüştürmektir. Kendi mahallesinde farklı düşünene tahammül edemeyen, yetkiyi eline aldığında otoriterleşen, hukuku sadece kendi işine geldiğinde savunan bir toplumda demokrasi sağlam bir zemine oturamaz.
Türkiye’nin geleceği; sandığın ötesine geçen, sivil toplumu güçlendiren ve farklılıkları bir tehdit değil zenginlik olarak gören yeni bir “yürek alışkanlığı” inşa etmekten geçmektedir. Aksi halde kurduğumuz her sistem, ruhu olmayan bir binadan ibaret kalacaktır.
En umut bağladığımız politikacılarda bile demokrasinin bir refleks, bir yürek alışkanlığı haline henüz gelmemiş olduğunu her gün çeşitli örneklerle görüyoruz.
Özgür Özel “anahtar listesi delinmemiş bir başkan” olduğunu övünerek söylerken, anahtar listenin demokrasiye yakışmayan bir şey olduğunun farkında değil.
Son gazete söyleşisinde (*) “… adayların yönetim listesi de birbiriyle çalışmayı teklif edecek” gibi güzel bir cümle kuruyor, ama tüzükte yazan “Çarşaf liste kuraldır” ifadesine rağmen bilinç altında hala blok listenin olduğu anlaşılıyor.
Kongreler sürecinde örgüt başkanlarının önce seçilmesi, üye oyları ile olsa da, “tek adamlık” hastalığının sürdüğünü gösteriyor. Ön seçimde belirlenen başkanın sonraki delege ve yönetim kurulu seçimlerinde demokratik davranacağının hiç bir garantisi yok. Tek adamı seç, sonra her şeyi ona bırak. Örgüt başkanı seçimi “onay oylaması” yöntemi ile yapılsaydı, delege ve yönetim kurulu seçimlerinde anahtarsız çarşaf liste veya orantılı sayım istisnasız kural olsaydı bu seçim süreci daha adil ve demokratik olacaktı. Ne yapalım, ön seçim yönergesini hazırlayanlarda demokrasi refleksi ve yürek alışkanlığı bu kadarmış.
(*)https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/yeni-parti-lideri-ozel-partisinin-temel-ilkelerini-ve-hedeflerini-cumhuriyet-e-anlatti-kaybetmekten-bikanlarin-partisiyiz-2531227