Reklam

                        SANKİ BİRİLERİNİ BEKLER GİBİ

Yayınlama: 03.11.2026
A+
A-

 

 

 

Gerçekten de bekliyorlar bizi…

 

19 Ekim günü, Tekirdağ Ortacami Mahallesi’ndeki evimizden birkaç fotoğraf çektim. Yirmi altı yıl yaşadığımız evden birkaç gün önce taşındık. İçeride kalan, özellikle bıraktığımız eşyalara bakınca, sanki birileri birazdan kapıyı açıp gelecek gibi duruyor her şey.

 

Birkaç çift terlik, tarak, yıllardır aynı köşede, aynı duvarda duran bir nesne… Başkasının gözünde sıradan olan her şey, başka bir insanın hayatında bambaşka yerlere sahip oluyor. Zaman denen bu süreçte sadece eşyaları kullanmakla kalmayıp, onlarla birlikte yaşıyor, farkına bile varmadan kendimizden bir şeyler aktarıyoruz onlara.

 

Ve bir gün ev boşalıyor. Kapı kapanıyor, pencereler uzun süre açılmamak üzere kapatılıyor. Perdeler artık yerinden kımıldamıyor. İçeride bir zamanlar duyulan konuşmalar, gülüşmeler son buluyor. Boşalan evin içinden hayat çekiliyor görünse de insana ait izler hemen silinmiyor. Duvarlarda, eşiklerde, merdivenlerde bir şeyler kalıyor.

 

Beş numaralı evi sıklıkla düşünüyorum. Artık kapısı ara sıra açılıyor. Pencereleri günle buluşup havalandırılıyor. Göz kulak olunuyor. Birileri geliyor kısa süre gelip sonra tekrar gidiyor.

 

İnsanı farklı kılan şey de kurduğu bağlarda gizli. Orada kaç yıl yaşadığından çok öte, o yer ile sarmaş dolaş olmaya başladığında değişiyor ve dönüşüyor insanın dünyası; mekânla birlikte. Bazen bir evde geçen birkaç yıl dahi ömür boyu unutulmuyor.

 

Bir ormanın içinden geçerken duyduğumuz sesler, deniz kıyısında oturduğumuz bir akşam, bir kayığa binip arkadaşlarınla çektiğin kürek, uzaktan baktığımız bir dağ, bir tepe, içinde yürüdüğümüz bir vadi; istersek buraları bir kez görelim, kurmuş olduğumu o bağ, bizle birlikte büyüyüp gelişiyor ve şekilleniyor… Belki de hayatın hafızası da biraz böyle çalışıp kendi yönünü, kendi kaderini çiziyor; kim bilir… Bir ömrü anlatmak için çok büyük ayrıntılar olmadan da küçük bir ayrıntıyı aktarırken bile o ömrün kalbine dokunmak mümkün görünüyor.

 

Antik kentleri gezerken ayrı duygular yaşıyorum. İnsansız, kapısı penceresi açılmayan, perdeleri solup, camdaki çiçekleri gördüğümdeki o derin insani acıdan daha başka bir duygu bu. Efes’te, Perge’de, Laodikya’da, Phaselis’te, Olimpos’ta… Taşlara, sütunlara, kapılara bakıyorum. Bir zamanlar insanların yürüdüğü sokaklarda dolaşıp, patikalarda ilerliyorum. O evlerin, mimarinin kalıntılarına eğiliyor; yüzlerce, binlerce yıl yaşanmışlıkları anlamaya çalışıyorum. Buradaki yaşamları tam olarak bilemesek de insan o taşların, o zamana yenik düşen şehirlerin hatıralarına sokulmak istiyor. Aradan geçen zaman bile o antik şehrin bu zamana, insanlığa bir şeyler anlatmasını engellemiyor. Çünkü insan denen canlı; hatırladıkça, anladıkça daha da zenginleşiyor. Belki de görünmez gözyaşlarını siliyor; her anladığı öykünün yitik zamanları karşısında…

 

Dönüp kendi evimize bakınca; kapısını açıp penceresini havalandırdıktan sonra çektiğim birkaç fotoğrafa: Gördüğüm eşyalarla birlikte yıllarca biriken o küçük izler, ayrıntılar çarpıyor zihnime…

 

Oradaki terlikler, bir tarak, bardaklar, tabaklar, kaşıklar, çatallar ve bir küçük köpek heykeli; bu evin halen yaşama elverişli ve birilerini beklediğini düşünmeden edemiyorum.

 

Öylece bekliyorlar, eşyalarının büyük bölümünün boşaltıldığı, sahiplerinin taşındığı evin kapı girişinde:

 

Sanki birileri gelecek gibi…

 

 

 

 

 

Marka Flower Çiçekçi