Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
Başsağlığı dilemek bizim eski geleneklerimizdendir. Bir evin, bir işyerinin kapısını çalar bir yerde, “Acını paylaşmaya geldik, yükün bir ucundan tutmaya geldik” demektir bu…
Fakat acının da bir zamanı vardır. Tazeyken söylenecek her söz eksik, iyi niyetle kurulacak bazı cümleler bile ağır gelebilir. Bu yüzden bekledim. Gözyaşlarının biraz azalmasını, başsağlığı dilemenin de o gözyaşları kadar sade ve temiz olacağı zamanı…
Haftalar sonra eşim Fatma Hanım ile birlikte gittik. Altıncı katta bulunan işyerinin kapısını birlikte çaldık. İçeriye ilk adımlarımı attığımda duyduğu şey ölüm değil tam aksine: Yaşamdı…
Otuz altı yaşında kaybettiğimiz genç kadının çalışma masası hâla oradaydı. Hiç bozulmamış; onun bıraktığı gibi; saf ve tertemiz bir halde…
Bir anlığına da olsa onu masasında otururken düşündüm. Sanki o masadan biraz önce ayrılmış ve biraz sonra gelecekmiş hissiyatı oradaydı.
Altıncı kattan şehre bakıyor, denizi seyrediyor ve yüzündeki o küçük tebessümle Tekirdağ’a bir gülümseme bırakıyordu.
Onu hastane günlerinden hatırlıyorum. Konuşmuşluğumuz yok denecek kadar azdı. Bildiğim bir şey var; bazı yüzleri tanımak için uzun sohbetler gerekmez. Onun yüzünde insanı kendisine yaklaştıran, incitmeyen bir masumiyet vardı.
“Yüzünde, en büyük ressamların mabetlerin tavanlarına ve duvarlarına çizerek sonsuzluğa emanet ettiği meleklerden birinin yüzünü görürdüm.”
Ablasını dinledikçe bu yüzün ardındaki insan da belirginleşti. Kimseyi üzmek istemeyen, hayattan büyük talepleri olmayan, küçük zaman parçalarından kendisine mutluluk icat eden birisiydi. Bir deniz manzarası, kısa bir sohbet ve küçük bir tebessüm…
Karakter dediğimiz şey böyle zamanlarda başlıyor, öne çıkıyor: İnsanlar yanında ne kadar büyük göründüğünüzde değil, onların hayatlarına ne kadar az yük olduğunuzda.
Üstelik bunu on yıllık bir hastalıkla mücadele sürerken yapmıştı. Ablasının anlattığında bir başka ayrıntı daha çıkıyor gün yüzüne:
Babası; babaları…
Babasını çok seven birisiydi. Babası on dokuz ay önce öldüğünde büyük kırılma yaşanmıştı. Hastalığı bundan sonra ayrı bir seyir izledi.
Ablası ağlarken kardeşini anlatıyordu. En küçük kardeşleriydi. Onu zaman zaman bir kardeş gibi değil, bir evlat gibi sahiplenmişlerdi.
Gördüğüm o gözyaşlarında sadece bir kardeşin kaybı yoktu. Birlikte geçirilmiş mutlu yıllar vardı. Ve daha da önemlisi, doyulmamış bir kardeşlik vardı.
O saflık içinde süzülen gözyaşlarını izlerken Balzac’ın Goriot Baba’sı geldi aklıma. Kızları için her şeyini veren, sevgisinin hesabını tutmayan baba… Sonra Yunus Emre, Ferhat, Kerem, Pir Sultan…
Yüzyıllar,hikayeler ve coğrafyalar değişiyor ama insanın aradığı şey değişmiyor:
Karşılığını hesaplamadan sevebilmek…
Bu genç kadının otuz altı yıllık hayatından geriye kalan en güçlü taraf buydu: Hayatın kendisine verdiği zamanı-yaşı büyütemedi. Ama o zamanın içindeki küçük güzellikleri büyütmekle kalmadı, ekti ve yeşertti…
Hiç kimseleri üzmeye çalışmadan hastalığınla mücadele etti. Sevdi… Ailesine tutundu… Babasını sevdi…
Ve şimdi babasının doğduğu, kuzey rüzgârının eksik olmadığı o köyde, çok sevdiği babasının yanında yatıyor.
Çalışma masası burada. Tekirdağ burada. Şehir burada. Ve ben o masaya baktığımda ölümü görmedim. Altıncı katta denize bakan genç bir kadını gördüm. Sanki birazdan koltuğuna yüzünde bir tebessümle oturacak…
O gün bir ablanın gözyaşlarını dinlerken bunu düşündüm:
Ağlayan sadece bir abla değildi. Bir kardeşin otuz altı yıllık öyküsü, o gözyaşları içinden usulca geçiyordu.