Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
Telefonuma gelen sesli mesajı dinlemeden önce, nedense kimden geldiğini tahmin ettim. Yanılmadım. Arayan, yine yaşadığı şehri sadece sokaklarından değil, insanlarından okumaya çalışan Nesip Aykın’dı.
Şafaktan önce güne başlayan, yaşadığı şehirle güçlü sosyal bağlar kuran insanlardan biridir o.İşyerinin sahilde olması, ona her sabah hayatın içinden yeni hikâyeler sunuyor. Yıllardır anlattığı haberlerden birçok yazı çıktı gazetemizin köşesinde. Nesip Aykın, sadece bakmıyor; aynı zamanda görüyor. Görmenin yanında; hissediyor da…
Fakat bu kez anlattığı bir olay sıradan bir gözlem değildi. Bizzat içinde bulunduğu, yükünü omuzladığı bir cenaze öyküsüydü.
Sahildeki yüksek apartmanlardan birinde, ellili yaşlarda bir insan hayatını kaybetmiş. Deniz manzaralı, gösterişli, onlarca dairenin bulunduğu bir apartman… Ama o apartmanda veya yandaki büyük gösterişli apartmanlarda cenazeyi kaldıracak birkaç kişi bulunamıyor…
Bir süre sonra telaş içinde genç bir kadın Nesip Bey’in dükkânına geliyor.
“Nasip Amca, Nasip Amca… Elli yaşlarında bir cenazemiz var. Onu aşağıya indirecek insan bulamadık.”
Nesip Aykın’ı yıllardır tanıyorum. Onu anlatırken aklıma ilk gelen cümle şudur:
Zihin ile kalbini aynı anda harekete geçirebilen, tanıdığım en ender bulunan insanlardan biridir.
Bilirsiniz, çoğu insan ilk önce düşünür, sonra hesap eder, sonra da çoğu zaman gecikir. Bazıları ise sadece üzülür; üzüntüsü hiçbir zaman eyleme dönüşmez. Kupkuru bir hüzün tarlasıdır onun sırları içindeki ruhsal dünyası…
Nesip Aykın’da ise bunlar birbirinden ayrılmaz. Kalbi bir acıyı hisseder hissetmez, zihni çözüm üretmeye başlar. Zihni çözümü bulduğu an, ayakları derhal yola koyuluyor.
Genç kızın sözü biter bitmez onun cevabı çoktan hazırdır:
“Tamam kızım… Ben şimdi birilerini bulurum.”
Ne uzun uzun bekleyiş, ne kendine göre bir hesap kitap, derhal yola koyulur.
Dükkânını olduğu gibi bırakıp yola çıkan Nesip Aykın, yolda üç kişi daha buldu. Yıllar içinde kurduğu mahalle tanındaki ilişkileri, o gün yine meyvesini verdi. Dört gönüllü olarak apartmana çıktılar.
Yukarıda cenazenin başında bekleyen iki genç; bir kadın, bir erkek vardı. Onların bekleyişindeki dram, sosyoloji kitaplarına girecek türden olabilir…
Beklenen; bir omuz, bir komşu, bir mahalle olması gerekirken, Nesip Aykın’ın gayretiyle birbirini tanımadıkları yabancılar vardı; mahalle, omuz ve komşular yerine.
Bütün bunları yazdım ve sizlerle pallaştım siz değerli okuyucular. Biz gerçekten tam olarak neyi kaybettik? Daha yüksek apartmanlarda oturup, daha konforlu yaşıyoruz ve daha çok tüketiyoruz. Ama birbirimize ulaşan yollar daha da uzuyor…
Bir cenazeyi omuzlayacak insan bulamamak, sadece bir cenaze meselesi olmaktan çıkıyor. Toplumsal bağlarımızın sessizce inceldiğinin en acı göstergelerinden birisi değil midir bu yaşanan gerçek?
Yeniden düşünmeliyiz; mahalleyi, komşuyu, mahalle esnafını… Yeniden yorumlayıp, sosyal, kültürel reformları; mahalle insanı için yapmalıyız; daha da geç olmadan.
Bu yüzden, bu insani erozyonu; okulların, yerel yönetimlerin, sevil toplum kuruluşlarının, medyanın, dizilerin, belgesellerin, kültür hayatının bu konuyu tekrar gündeme alması kaçınılmazdır.
Nesip Aykın’ın yaptığı şey, kedisi için sıradan insani bir görev gibi gelebilir size. Bugün bize bu davranış, bu eylem çok büyük görünüyorsa, çok anlamlı duruyorsa; bu davranışların giderek yok olduğunun da ispatıdır…
Daha çok Nesip Aykın’lara ihtiyacımız var… Diplomalarıyla değil, vicdanlarıyla öne çıkan…
Kalbi acıyı hisseder hissetmez zihni çözüm arayan insanlara… Bir gün hepimizin birkaç omuza ihtiyacımız olacak. Sormak isterim:
O omuzlar orada olacak mı?